22 Şubat 2012 Çarşamba

DÎNİM KOR ATEŞ OLMUŞ AVUÇTA



Öyle bir devirdeyiz ki, müslümanca yaşayabilmenin ve müslüman kalabilmenin  belki de en zor olduğu dönemlerde bulunuyoruz. Âhir zaman fitnelerinin açıkça ve çokça zuhur ettiği günümüzde,
"Kıyamet yaklaştıkça, İslâm’a uymak,  ateşi elde tutmak gibi zor olur"
hadis-i şerifinin tezahürünü müşahade ediyoruz.Yanmadan elde tutabilmenin büyük çaba gerektirdiği bu ateşi, tahammül edemeyerek, ya da uyutularak elden bırakmak ise, daimi olarak büyük ateşte kalmakla eşdeğer  oluyor ki, Cenab-ı Hak bütün müminlerle birlikte bizleri de muhafaza eylesin inşallah.
İslâma uymak nasıl zor olmasın ki, uyanın ayıplandığı, seküler (dinden uzak) hayatın çağdaşlık göstergesi olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Yakın geçmişe nisbeten dini yaşama hürriyetimiz bir nebzecik artsa da, bu kez ya modernist akımların etkisi ile gerçek mânâda müslüman olamıyoruz, ya da islâm alimlerinin 'ayıplanmak korkusu' olarak zikrettikleri bir kalp hastalığından dolayı İslamiyete uyamıyoruz.
Merhum mütefekkir, seyyid Ahmed Arvasi beyefendinin 'reformist' (düzeltici) değil, 'deformist' (bozucu) olarak vasıflandırdığı kişilerin etkisiyle, bozulmuş itikadlara sahip olduğumuzdan habersiz, kendimizi mütedeyyin (dindar) zannedebiliyoruz. Namaz kılan, tesettür eden, diğer ibadetlerini yapan bir kimse, -bilmediğinden muhtemel- imanı gideren söz ve davranışlarda bulunmaya devam ediyor ve efendimizin (aleyhisselam),
"öyle bir zaman gelir ki kişinin imanı gider de haberi olmaz.Halbuki ondan gömleğin çıktığı gibi iman çıkmış olur" 
hadis-i şerifi üzere, kolayca küfre düşebiliyor. İşin vahim olan tarafı, bilmemesi özür olarak kabul edilmiyor. O halde her müslümanın, iman ve itikad bilgilerini kontrol edip, imanı gideren söz ve filleri iyi öğrenmesi ve hepsinden çok sakınması gerekiyor.
Her birini, efendimizin (aleyhisselam) haber verdiği kıyametin küçük alâmetlerinden,
içkinin çok içildiği,
zekatın verilmediği,
adam öldürmenin çoğaldığı,
fuhşun toplum içinde yaygınlaştığı,
ölçüde,tartıda hile yapılıp, geçimin darlaştığı,
ulememanın halkın istediği yönde fetva verip, helale haram, harama helal dediği,
kur'an-ı kerimin ticarete ve menfaate alet edildiği, teganni ile okunduğu,
yalnızca paranın gelmesi düşünülüp, haramın helalin düşünülmediği,
tefecilik ve faizin aşikare işlendiği, 
bidatlerin yayıldığı, gençlerin fasık olduğu,
çalgı aletlerinin çoğalıp, her yerde çalgı çalındığı,
daha önce yaşamış alimlerin cahillikle suçlandığı,
iyilik edenlerin ahmak sanıldığı,
temizlikte fazla titiz olup, vesveseye düşerek dinde haddin aşıldığı,
çocukların öfkeli olup, büyüklere saygısızlık yaptığı,
köpek beslemenin, evlat yetiştirmekten cazip olduğu,
komşuluğun kötü olduğu
... âhir zamanda, bu fitnelerden herhangi birine tutulmadan yaşamak güçleşiyor. Kendimizi ve evlatlarımızı haramdan muhafaza etmekte zorlanıyoruz. Dışarıda, ya da Tv-sinema-bilgisayar vasıtası ile evde, her an haram olan görüntüler yüzünden gözlerimizin şükrünü eda edebilme nimetini kaçırıyoruz. Kulaklarımız haram sesler işitmekten paslanıyor, hak olan sözleri duymaz oluyor. Etrafımızdaki her türlü bozukluğa o kadar çok alışıyoruz ki, tepki vermeyi de bırakıyoruz, neticede farkında olmadan o bozukluklara bir şekilde kendimiz de bulaşıyoruz. Susuyoruz;sustukça sıra bize geliyor.
İhtiyaç temini için gittiğiniz, mütedeyyin sitenizin, mütedeyyin sahiplerinin marketinde çok yüksek volümlü, edeb sınırlarını çoktan aşmış sözleri olan müzikle karşılaştığınızda, önünüze ilk çıkan tesettürlü personele rahatsızlığınızı dile getiriyorsunuz, 'müşteri böyle istiyor' savunması ile karşılaşıyorsunuz.10 dakikalık alış-verişte bile müziksiz yapamıyoruz zahir, inandık diyelim, ben de müşteri değil miyim?
Pardesü almak için girmediğiniz tesettür mağazası kalmıyor, pardesü namına sunulan son derece dar, süslü ,elbisevari kıyafetlerin islamın dış kıyafeti olamayacağını belirtip, en azından üretici olanların bu talebe göre de üretim yapmalarını rica ediyorsunuz, 'artık sizin gibi düşünen olmadığı için bu tür üretimler yapılmıyor, isterseniz bir de şöyle anne modellerimize bakın' yönlendirmesiyle, baktığınız modeller hakikaten tesettüre uygun oluyor ama, memleketimin büyük anneleri hep büyük beden zahir, en küçüğü bile üzerinizden düşüyor. Bu arada bir de subliminal mesaj alıyorsunuz: 'tesettür ancak büyük anne olunca başlar.'
Siz elinizden geldiğince, evinizdeki yayınları kontrol etmeye çalışarak, çoğunlukla vicdanlarını eğiterek çocuklarınızı bir takım uygunsuz görüntülerden muhafaza etmeye çalışıyorsunuz, bunun için hakikaten çaba harcıyorsunuz ve lakin, bir gün çocuklarınızla birlikte bindiğiniz bir toplu taşıma aracında, burnunuzun dibinde dakikalarca süren, 'canlı' yayına engel olamıyor, rahatsızlığınızı, yüz ifadenizle aşikare etmeniz ters tepiyor, sizin yüzünüz kızarıyor, onlarınki hiç kızarmıyor, deri farkı olsa gerek diye düşünüyorsunuz..
Kuzen, enişte, kayınbirader gibi akraba olduğunuz halde, dinimizce mahrem olmadığı için bir arada oturmanın, gereksiz konuşmanın, tokalaşıp, şakalaşmanın caiz olmadığı açıkça bildirilmişken, 'ayıplanma korkusu' başlığı altındaki nice sebepten dolayı, halkın rızasını, Hakkın rızasına tercih etme durumunda kalabiliyor, hiç değilse ölçülü davranma çabanız bocalamak şeklinde zuhur ediyor, anlamak istemeyenler fitne için sebep buluyor, dolayısı ile ne halkın gönlünü edebiliyorsunuz, ne de Rabbin rızasını gözetebiliyorsunuz.
....
"Bana 'çağdışı' diyorlarmış. Ne büyük bir onur! Ben bu çağın dışında kalmayayım da, içinde mi boğulayım?" (N.Fazıl Kısakürek)
......
Her türlü zorluğa karşı elindeki o kor ateşi düşürmemek için çabalayan,
Cenab-ı Hakkın emir ve yasaklarına harfiyyen riayet etme sebatı gösteren,
zamanın fitnelerine kanmayıp azmeden,
el- alem ne der korkusuna mağlup olmayıp, islâmî yaşantısından taviz vermeyen,
müslümanca yaşadığı, giyindiği, konuştuğu için horlanan, dışlanan, mağdur olan,
... ve sabreden...
gönlü kırık, mazlum, mahzun, garip müminler...
sabretmeye devam etsinler...Allahü teâlanın, sabredenler için vaadettiği ihsanları, lütufları hesapsız mükafatları beklesinler... müjdeye kavuşanlara afiyet olsun...

2 yorum: