26 Şubat 2012 Pazar

AYŞE NİNENİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

TRT ekranlarından her cumartesi yayınlanan 'ömür dediğin' programını- denk geldikçe- ibretle, çoğu zamansa gözyaşları içinde izliyorum. Ömürlerinin sonbaharındaki sevimli ninelerden, dedelerden öğrenilecek çok ama çok şeyler olduğunu görüyorum. Dün akşam, Antalya'nın Gündoğdu köyünden 98 yaşındaki, tek başına yaşayan Ayşe nineyi de ibretle, çok duygulanarak izledim. "Yokluk vardı okula gidemedim" diyen nineciğin konuşmalarından, hayat okulunda öğrendikleri şeylerin  asıl lazım olan bilgiler olduğunu ve çok ilerlemiş yaşına rağmen bunları çok güzel aktarabildiğini gördüm. Hele, "Kabirde soracaklar,  Rabbim Allah,Peygamberim Muhammed aleyhisselam, kitabım Kitabullah, itikadda mezhebim Ehl-i sünnet vel- cemaat, amelde mezhebim İmam-ı Azam Ebu Hanife..." diye kabir suallerini ve cevaplarını çok seri bir şekilde sıralayınca, çok ama çok duygulandım, maaşallah nineciğe, inşallah kabirde de böyle kolayca cevapları verebilmek nasip olsun, hem ona hem de tüm müminlere...
Bugün bırakın sıradan insanları, dini eğitim almış kaç kişi itikadda ve amelde mezhebini söyleyebilir? Mezhepleri taasup olarak gören bir kısım din adamlarımız, dinlerini öğrenmek isteyen halkı doğrudan meâl ve tefsir okumaya yönlendirince, ortalık müctehid müsveddelerinden geçilmez oldu.Tabiri caizse, ilkokul mezunu bir kimsenin eline latince cerrahi kitabını verip, okuyarak ameliyat yapması istendi, neticede amel defterlerine kaybedilmiş imanlarla, sakatlanmış ameller kaydedildi. Yazık ki, abdestin farzlarını sayamayanlar, nisap miktarını bilemeyenler, ellerinde geçirdikleri na -ehil kimselerin yazmış olduğu tefsir kitaplarını okuyup, oradan hüküm çıkarmaya, hatta sohbet ortamlarında hanımlara ders vermeğe kalkar oldular, yazık...Ne önceliklerimizden haberimiz var, ne de haddimizden...

Abdülgani Nablusi hazretleri buyuruyor ki:
"Fıkıh bilgilerini derin âlimler, âyet-i kerimlerden ve hadis-i şeriflerden çıkarmışlardır. Bunlar ancak fıkıh kitaplarından öğrenilir. Fıkıh kitapları varken, din bilgilerini tefsirlerden öğrenmeye kalkışmak, nafile ibadet olur. Farz-ı ayn olan fıkıh kitaplarını okumayı bırakıp, nafile olan tefsir okumak caiz değildir. Zaten müctehid olmayanların tefsirden fıkıh bilgisi öğrenmesi imkansızdır. 
Cehenneme gidecekleri bildirilen yetmiş iki fırkanın âlimleri tefsirlerden yanlış mana anladıkları için sapıttılar. Âlimler sapıtınca âlim olmayanların tefsir okuması felaket olur. Tefsir kitaplarını anlayabilmek için, kolları olan seksen ilimle birlikte yirmi ana ilmi öğrenmek gerekir."

Bir de hiç biri birini tutmayan, sayıları binbeşyüzden fazla olduğu bilinen meâller var ki, belki de en vahim tablo burada.Zira şimdilerde hanımlar arasında, herhangi bir hastalık- sıkıntı için, falanca ayetin meâlini şu kadar oku...şeklinde acayip tavsiyeler dolaşıyor ki, meal okumanın neticelerini buradan bile görmek mümkün olabiliyor. Hastalık ve sıkıntı için bildirilen dualar ve sureler var elbette, şifayı Allahü tealdan beklemek kaydıyla bunlardan istifade edilebileceği bizzat efendimiz aleyhisselam tarafından bildirilmiş, lakin orjinal haliyle okunursa şifa olur, meâli değil.
Bakın, merhum Mehmet Oruç beyin, Dinlerarası Diyalaog Tuzağı ve Dinde Reform isimli kitabında meâller hakkında nasıl sarsıcı bilgiler var:


"Ondört asırdır, dinimizi meallerden öğrenme kültürümüz yok iken, son yıllarda niçin bu yola yönelindi, bunda maksat neydi? Sebilürreşad Mecmuası’nın 18 Safer 1924 tarihli ve 618 numaralı sayısındaki, “Yeni Kur’an Tercümesi” başlıklı yazıda, bu sorunun cevabı özetle şöyle veriliyor:
Kur’an-ı kerim’i tercüme etmek, basıp yaymak bir müddetten beri moda oldu. Ne gariptir ki, ilk defa bu işe teşebbüs eden, Zeki Megamiz isminde, Arap asıllı bir Hıristiyandır. Fakat isminin duyulması üzerine, tercümeyi neşirden vazgeçti.
Daha sonra Cihan Kütüphanesi(yayınevi) sahibi Ermeni Mihran Efendi acele olarak, diğer bir tercümenin basımına başladı ve az zamanda sona erdirerek, “Türkçe Kur’an” ismiyle yayınladı.
Asırlardır, bütün ömürlerini dini yaymakla geçiren, bu uğurda hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan İslâm âlimlerinin, Kur’an-ı kerimin tercümesini, meallerini hazırlamayıp da, gayrı müslimlerin böyle bir çalışma yapması, düşündürücü olsa gerekdir... Tercüme ve meal, gerçekten dine faydalı olsaydı, İslâm büyükleri bu faaliyeti gayrı müslimlere bırakırlar mıydı?
Hıristiyan yayımcılar tarafından başlatılan Kur’an tercümesi kampanyaları, şiddetli tenkitlere mâruz kalmıştır. Kur’an-ı kerimin tercüme ve meallerinin yayılması karşısında, Diyanet İşleri Başkanlığı da hareketsiz kalmamış, Müslüman halkı uyandırmak maksadıyla o tarihte bir beyanname yayımlamıştır.
Bu beyanname özetle şöyleydi:
1- Kur’an tercümesi furyası, İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra başlamış zararlı bir faaliyettir.

2 - İkinci Meşrutiyet’ten önce, Osmanlı devleti, dini yayınları kontrol altında tutuyor ve ulu orta, yalan-yanlış tercüme ve tefsirlerin neşrine asla müsaade etmiyordu.
3- Meşrutiyet’ten sonra, basın hürriyetinden istifade eden birtakım art niyetli kimseler, gayrı müslimler, sinsi gayelerine uygun Kur’an tercümeleri neşrine başlamışlardır.
4- Türkçe Kur’an demek, küfür sözüdür. Kur’an-ı kerim İlâhidir. Kur’an’ın tercümesi olmaz.
5- Kur’an tercümeleri vasıtasıyla, İslâm dünyasında bir reform hareketi başlatmak istemişler ve muvaffak da olmuşlardır.
6- İslâmiyeti halka ve gençlere Kur’an tercüme ve mealleri ile öğretmeye çalışmak, son derece yanlış ve zararlı bir metoddur. İslâmiyet, Kur’an tercümesinden değil, islam âlimlerinin, halk için yazdıkları ilmihâl (akaid, fıkıh, ahlâk) kitaplarından öğrenilir.

Bilhassa ilk zamanlar çeşitli maksatlarla kimler Kur’an tercümesi yapmamıştır ki? Tercüme paraları ile meyhanede her akşam arkadaşlarına içki ısmarlayan Ömer Rıza Doğrul... Arapça bilmeyen İsmail Hakkı Baltacıoğlu... Yıllar geçtikten sonra nasıl bir inanca sahip olduğunu, kendisi ilan eden Abdülbaki Gölpınarlı ve daha niceleri...
Anadolu’muzun yetiştirdiği büyük âlimlerden İmam-ı Birgivî hazretleri, bu konu ile ilgili olarak şu hadis-i şerifleri bildirmektedir:“Bir kimse, Allahın kitabını kendi fikri, görüşü ile tefsir etse ve bu tefsirinde isabet etmiş bulunsa, açıklaması doğru olsa bile hata etmiş olur.” “Kim ki, Kur’an hakkında, ilmi olmadığı hâlde, kendi kafasına göre açıklarsa, cehennemdeki yerine hazırlansın.”
Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Asırlardır din, meallerden, Kur’an tercümelerinden değil, fıkıh kitaplarından, ilmihâl kitaplarından öğrenilmiştir. Dinimizi doğru olarak öğrenebilmek için, bu sağlam yolu devam ettirmemiz, çıkmaz yollara sapmamamız şarttır. Çıkmaz yollara sapan, kurda kuşa yem olmaya mahkûmdur! (Bütün fıkıh bilgileri için Tamamen nakle dayalı, TAM İLMİHAL SEADET-İ EBEDİYYYE kitabını önemle tavsiye ederim."




Fazla söze ne hacet...Allahü teâla,dinimizi doğru kaynaklardan öğrenebilmeyi ve öğrendiklerimizi tatbik edebilmeyi nasip etsin inşallah.

22 Şubat 2012 Çarşamba

DÎNİM KOR ATEŞ OLMUŞ AVUÇTA



Öyle bir devirdeyiz ki, müslümanca yaşayabilmenin ve müslüman kalabilmenin  belki de en zor olduğu dönemlerde bulunuyoruz. Âhir zaman fitnelerinin açıkça ve çokça zuhur ettiği günümüzde,
"Kıyamet yaklaştıkça, İslâm’a uymak,  ateşi elde tutmak gibi zor olur"
hadis-i şerifinin tezahürünü müşahade ediyoruz.Yanmadan elde tutabilmenin büyük çaba gerektirdiği bu ateşi, tahammül edemeyerek, ya da uyutularak elden bırakmak ise, daimi olarak büyük ateşte kalmakla eşdeğer  oluyor ki, Cenab-ı Hak bütün müminlerle birlikte bizleri de muhafaza eylesin inşallah.
İslâma uymak nasıl zor olmasın ki, uyanın ayıplandığı, seküler (dinden uzak) hayatın çağdaşlık göstergesi olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Yakın geçmişe nisbeten dini yaşama hürriyetimiz bir nebzecik artsa da, bu kez ya modernist akımların etkisi ile gerçek mânâda müslüman olamıyoruz, ya da islâm alimlerinin 'ayıplanmak korkusu' olarak zikrettikleri bir kalp hastalığından dolayı İslamiyete uyamıyoruz.
Merhum mütefekkir, seyyid Ahmed Arvasi beyefendinin 'reformist' (düzeltici) değil, 'deformist' (bozucu) olarak vasıflandırdığı kişilerin etkisiyle, bozulmuş itikadlara sahip olduğumuzdan habersiz, kendimizi mütedeyyin (dindar) zannedebiliyoruz. Namaz kılan, tesettür eden, diğer ibadetlerini yapan bir kimse, -bilmediğinden muhtemel- imanı gideren söz ve davranışlarda bulunmaya devam ediyor ve efendimizin (aleyhisselam),
"öyle bir zaman gelir ki kişinin imanı gider de haberi olmaz.Halbuki ondan gömleğin çıktığı gibi iman çıkmış olur" 
hadis-i şerifi üzere, kolayca küfre düşebiliyor. İşin vahim olan tarafı, bilmemesi özür olarak kabul edilmiyor. O halde her müslümanın, iman ve itikad bilgilerini kontrol edip, imanı gideren söz ve filleri iyi öğrenmesi ve hepsinden çok sakınması gerekiyor.
Her birini, efendimizin (aleyhisselam) haber verdiği kıyametin küçük alâmetlerinden,
içkinin çok içildiği,
zekatın verilmediği,
adam öldürmenin çoğaldığı,
fuhşun toplum içinde yaygınlaştığı,
ölçüde,tartıda hile yapılıp, geçimin darlaştığı,
ulememanın halkın istediği yönde fetva verip, helale haram, harama helal dediği,
kur'an-ı kerimin ticarete ve menfaate alet edildiği, teganni ile okunduğu,
yalnızca paranın gelmesi düşünülüp, haramın helalin düşünülmediği,
tefecilik ve faizin aşikare işlendiği, 
bidatlerin yayıldığı, gençlerin fasık olduğu,
çalgı aletlerinin çoğalıp, her yerde çalgı çalındığı,
daha önce yaşamış alimlerin cahillikle suçlandığı,
iyilik edenlerin ahmak sanıldığı,
temizlikte fazla titiz olup, vesveseye düşerek dinde haddin aşıldığı,
çocukların öfkeli olup, büyüklere saygısızlık yaptığı,
köpek beslemenin, evlat yetiştirmekten cazip olduğu,
komşuluğun kötü olduğu
... âhir zamanda, bu fitnelerden herhangi birine tutulmadan yaşamak güçleşiyor. Kendimizi ve evlatlarımızı haramdan muhafaza etmekte zorlanıyoruz. Dışarıda, ya da Tv-sinema-bilgisayar vasıtası ile evde, her an haram olan görüntüler yüzünden gözlerimizin şükrünü eda edebilme nimetini kaçırıyoruz. Kulaklarımız haram sesler işitmekten paslanıyor, hak olan sözleri duymaz oluyor. Etrafımızdaki her türlü bozukluğa o kadar çok alışıyoruz ki, tepki vermeyi de bırakıyoruz, neticede farkında olmadan o bozukluklara bir şekilde kendimiz de bulaşıyoruz. Susuyoruz;sustukça sıra bize geliyor.
İhtiyaç temini için gittiğiniz, mütedeyyin sitenizin, mütedeyyin sahiplerinin marketinde çok yüksek volümlü, edeb sınırlarını çoktan aşmış sözleri olan müzikle karşılaştığınızda, önünüze ilk çıkan tesettürlü personele rahatsızlığınızı dile getiriyorsunuz, 'müşteri böyle istiyor' savunması ile karşılaşıyorsunuz.10 dakikalık alış-verişte bile müziksiz yapamıyoruz zahir, inandık diyelim, ben de müşteri değil miyim?
Pardesü almak için girmediğiniz tesettür mağazası kalmıyor, pardesü namına sunulan son derece dar, süslü ,elbisevari kıyafetlerin islamın dış kıyafeti olamayacağını belirtip, en azından üretici olanların bu talebe göre de üretim yapmalarını rica ediyorsunuz, 'artık sizin gibi düşünen olmadığı için bu tür üretimler yapılmıyor, isterseniz bir de şöyle anne modellerimize bakın' yönlendirmesiyle, baktığınız modeller hakikaten tesettüre uygun oluyor ama, memleketimin büyük anneleri hep büyük beden zahir, en küçüğü bile üzerinizden düşüyor. Bu arada bir de subliminal mesaj alıyorsunuz: 'tesettür ancak büyük anne olunca başlar.'
Siz elinizden geldiğince, evinizdeki yayınları kontrol etmeye çalışarak, çoğunlukla vicdanlarını eğiterek çocuklarınızı bir takım uygunsuz görüntülerden muhafaza etmeye çalışıyorsunuz, bunun için hakikaten çaba harcıyorsunuz ve lakin, bir gün çocuklarınızla birlikte bindiğiniz bir toplu taşıma aracında, burnunuzun dibinde dakikalarca süren, 'canlı' yayına engel olamıyor, rahatsızlığınızı, yüz ifadenizle aşikare etmeniz ters tepiyor, sizin yüzünüz kızarıyor, onlarınki hiç kızarmıyor, deri farkı olsa gerek diye düşünüyorsunuz..
Kuzen, enişte, kayınbirader gibi akraba olduğunuz halde, dinimizce mahrem olmadığı için bir arada oturmanın, gereksiz konuşmanın, tokalaşıp, şakalaşmanın caiz olmadığı açıkça bildirilmişken, 'ayıplanma korkusu' başlığı altındaki nice sebepten dolayı, halkın rızasını, Hakkın rızasına tercih etme durumunda kalabiliyor, hiç değilse ölçülü davranma çabanız bocalamak şeklinde zuhur ediyor, anlamak istemeyenler fitne için sebep buluyor, dolayısı ile ne halkın gönlünü edebiliyorsunuz, ne de Rabbin rızasını gözetebiliyorsunuz.
....
"Bana 'çağdışı' diyorlarmış. Ne büyük bir onur! Ben bu çağın dışında kalmayayım da, içinde mi boğulayım?" (N.Fazıl Kısakürek)
......
Her türlü zorluğa karşı elindeki o kor ateşi düşürmemek için çabalayan,
Cenab-ı Hakkın emir ve yasaklarına harfiyyen riayet etme sebatı gösteren,
zamanın fitnelerine kanmayıp azmeden,
el- alem ne der korkusuna mağlup olmayıp, islâmî yaşantısından taviz vermeyen,
müslümanca yaşadığı, giyindiği, konuştuğu için horlanan, dışlanan, mağdur olan,
... ve sabreden...
gönlü kırık, mazlum, mahzun, garip müminler...
sabretmeye devam etsinler...Allahü teâlanın, sabredenler için vaadettiği ihsanları, lütufları hesapsız mükafatları beklesinler... müjdeye kavuşanlara afiyet olsun...

15 Şubat 2012 Çarşamba

DÎNİME KASTEDENLER (2)



 İslâm düşmanlarının asıl hedeflerinin ehl-i sünnet müslümanlığı olduğunu,dinimizin bu tek hak itikadını bozma gayretlerini, bunun için de bozuk itikadları kullandıklarını bir önceki yazımda anlatmaya çalışmış, ayrıca masonların milletimiz üzerindeki kirli oyunlarını ne zaman ve nasıl oynamaya başladığından bahsetmiştim. Abdülhamid hanın tahtdan indirilmesiyle, şeyhülislamlık ve diğer din işlerinin başına getirilen masonlar eliyle başlatılan dinde reform hareketlerinin bir örneğine Faideli Bilgiler kitabında rastladım:

"20 Haziran 1928 tarihli Vakit gazetesinin haberi:

Dînimizde yeni hayâta, ilerlemeğe uygun olarak, yapılacak yenilikleri, İstanbul ilâhiyyât fakültesi profesörleri rapor hâlinde hâzırlamışlardır. İttihâdcı denilen zındıklardan, Köprülü Fuâd, İzmirli İsmâ’îl Hakkı, Şerâfeddîn Yaltkaya, Mehmed Alî Aynî gibi dinde reformcuların imzâlarını taşıyan bu rapor şöyle idi:
Din de, diğer sosyal teşekküller gibi, hayâtın akıntısına uymalıdır. Din, eski şekllere bağlı kalamaz. Türk demokrasisinde, din de, muhtâc olduğu inkişâfı göstermelidir. Câmi’lerimiz kâbil-i iskân hâle getirilmeli, sıralar, elbise askıları konmalı, içeriye ayakkabı ile girilmelidir. İbâdet lisânı türkçe olmalı, âyetler, hutbeler türkçe okunmalıdır. Câmi’lere müzik âletleri koymalıdır. Hutbeleri imâmlar değil din filozofları söylemelidir. Kur’ân-ı kerîmi, kelâm ilmi ile ve tesavvuf ile değil, felsefe ile incelemelidir. Türkiyenin siyâset-i aliyyesini alâkadar eden ve bütün islâm memleketleri için yaratıcı bir te’sîr yapacak olan bu raporun kabûlünü dileriz." 
....
Ehl-i sünnetin bu çok sinsi düşmanları, Mısır, Kahire, Hindistan gibi memleketlerin müftülüklerine getirdikleri, Muhammed Abduh, Cemalledin Afgani, Mevdudi, Reşit Rıza gibi localarına kayıtlı masonlar eliyle de sünni halka islam dışı inanışları aşılamışlar. Bu bedbaht zevat, (-haşa-, Allah cisimdir, kafirler cehennemde sonsuz azap görmeyecektir, kılınmayan namazları kaza etmeye lüzum yoktur) gibi sözleri ile mürted olan İbni Teymiyye'den etkilenmişler ve kendi bozuk fikirlerini de ilave ederek, müslümanları saptırmışlar.Sonraki senelerde Mısır, Pakistan ve İran'da türeyen başka akımlar da ülkemize sokulmuş, bu masonik kaynaklı felsefeler ilahiyat fakültelerinde din olarak anlatılmış, günümüzün çok sesli, pek renkli, reformcu ulema sınıfının oluşmasına katkı sağlamışlar.Yeniliğe, reforma pek meraklı bu din adamlarımız, Efendimizden(aleyhisselam) sonra icazet yoluyla gelen binlerce alimi, onların binbir emek yazdığı ciltlerle kitabı bir kalemde silip, son asırda türeyen  felsefeci, mezhepsiz, reformcu masonları rehber edinme gafletine, zavallılığına düşmüşler.
Şimdilerde bir ilahiyat profesörü çıkıp, amentünün 6.şartı olan kadere imanı reddedebiliyor.
Vehhabilikten etkilenen bir diğeri, 'Allah göklerdedir' diyebiliyor.
Selefiyim diyen başkası şefaati şirk sayıp, 'ben dua ederken peygamberi bile aracı etmem' diyebiliyor.
Kimileri, feministlere şirin görünmek uğruna, hanımlar hakkındaki hadis-i şerifi idrak edemeyip, uydurma diye etiketleyebiliyor.
Bazısı ayet-i kerime ve hadisi şeriflerle kıymeti sabit olan mübarek gün ve gecelere bid'at damgası vurabiliyor.
Bir başkası ayet-i kerime ile sabit olan miracı, yek diğeri mucizeyi inkara kalkışabiliyor.
Efendimizin(aleyhisselam), mübarek yüzünü görüp, sohbetine kavuşarak-peygamberlerden sonra- insanların en üstünü olmuş Eshab-ı Kiram efendilerimize yalancı, münafık ve hatta kafir diyenlerden tutun da, ben Muaviye radyallahu anh'ı sevmem diyen ilahiyat profesörleri çıkabiliyor.
Dini hükümlerde senet olan dört delilden icma ve kıyası hemen bütün reformistler kabul etmedikleri gibi, kimi hadislere güvenmiyor, kimi de Kur'an-ı Kerimi Efendimizin (aleyhisselatü vesselam) yazdığını iddia edebiliyor.Kur'an-ı Kerim ayetlerinin bazılarının  tarihselliğinden dem vurup, bugün için geçerli olmadığını söyleyebiliyor.
"Allah indinde hak din ancak İslamdır" ayeti kerimesine rağmen, 'üç ibrahimi hak din vardır, hristiyan ve yahudiler de cennete gidecektir' diyenler çıkabiliyor.
Fıkhı inkar eden, 'fıkıh ümmetin üstünde ağır bir yük ve zorlaştırıcı bir unsurdur.' diyebilenlerden tutun da, mezhepler yorumdan ibarettir, bu zamanda mezhebe tabi olmak bid'attir.' diyenler olabiliyor.
'Ben tesettürün farz olduğuna inanmıyorum' diyebilenler, kadınların abdest alırken başörtüsü üzerinden mesh edebileceğini, hayzlı kadınların namaz, oruç, Kur'an-ı Kerim okumak gibi ibadetlerini yapabilecekleri söyleyenler çıkabiliyor.
Misvak için, 'bir takım süper manyaklar, ağızlarına odun sokuyorlar, sünnet diyorlar.' deme ahmaklığını gösterebiliyor.
....Daha bir yığın saçmalardan seçmeler...
Bunlar, bu memleketin yetiştirdiği, ilahiyat fakültelerinde okuttuğu, doç.-prof.titri verdiği din adamı namına ortalıkta dolananlar...Necip Fazıl merhumun, 'idrak yüzkaraları' olarak vasıflandırdığı reformistler, modernistler... Kanal kanal gezip, halkı saptıranlar... Elbette, ehl-i sünnet dairesi dışına çıkmayan,ağızlarından çıkan her sözün vebalini taşıdığı için kendi aklından konuşmayan, bunun için mezhep imamlarının, onların yetiştirdiği icazetli talebelerinin yazdıkları kıymetli kitaplardan nakiller yapan, müctehid alimlerin fetvalarını baz alan, ilmi ile âmil, islam ahlakı ile ahlaklanmış, edepli, temiz, kıymetli ilahiyatçılarımızı, hocalarımızı tenzih etmek gerek, Cenab- Hak onlardan gani gani razı olsun, sayılarını artırsın, dinini halisane öğrenmek isteyen müminlerin karşılarına çıkarsın. Ya diğerleri? "Ümmetimin felaketi, fâcir (sapık) olan din adamlarından olacaktır" hadis-i şerifinin haber verdiği bedbahtlar? Ümmetin felaketine sebep olanlar? Toprağın altını hiç düşünmeyenler? Allahü teala ıslah etsin, hidayet versin!
Vah benim saf kardeşim,'...Allah'ı ellerine geçirseler, meydan dayağı çekerler' ifadesini kullanan adamın hocalığından hiç mi şüphelenmezsin de, peşinden gidersin?
Ah benim aldatılmış kardeşim,"temiz anne ve babalardan dünyaya getirildiği" ayeti kerime ile sabitken, Peygamberinin babasına 'putperestti' deme cüretini gösteren,ehl-i islamı değil, ehl-i küffarı dost edinen efendinin sözlerini ne ile tevil edersin?
...
Öyle korkunç hezeyanlar, öyle tehlikeli ifadeler var ki İslam'mış gibi gösterilen, okudukça şaşıyorsunuz, öğrendikçe yanıyorsunuz, farkettikçe kahroluyorsunuz.
"Kıyamete yakın ilim azalır, cehalet artar,"
"İlmin azalması âlimlerin azalması ile olur. Cahil din adamları, kendi görüşleri ile fetva vererek fitne çıkarırlar, insanları doğru yoldan sapıtırlar"  ve 
"Her asır, önceki asırdan daha bozuk olur. Böylece kıyamete kadar hep bozulur" hadis-i şeriflerinin tezahür ettiğini görüp, kendi vaziyetinizden, mümin kardeşlerinizin ahvalinden, evlatlarınızın istikbalinden korkuyorsunuz.
Cenab-ı Hak âhir ve âkıbetimizi hayreylesin.
Ebu Bekr-i Sıddık (radıyallahü anh) efendimizin, Resulullah efendimizden (aleyhisselatü ve selam) işiterek  ettiği şu dua, bizim de duamız olsun!
Ya Rabbi! Doğruyu bize doğru olarak göster ve ona uymayı bize nasip et ve yanlış, bozuk olan şeylerin yanlış olduklarını bize göster ve onlardan sakınmamızı nasip et! İnsanların en üstünü hürmetine bu duamızı kabul buyur! Amin.


Vesselâm.


(Üstteki fotoğraf, sarıklı masonlarlardan, Afganî, Abduh, Reşid Rıza'ya aittir.)

13 Şubat 2012 Pazartesi

DÎNİME KASTEDENLER (1)



Allahü teâlâ, Hucurat suresi 10.ayeti kerimesinde meâlen, "Müslümanlar kardeştir" buyuruyor.Yedi milyarlık dünyada, biz birbuçuk milyar kardeşiz.Kardeşlerim, ne haldesiniz?
Yeryüzünün dört bir yanındaki aç, yoksul, garip müminlerin cılız sesini, şu an kendi devletinin zulmü altında inleyen mazlum Suriyeli kardeşlerimizin feryatları bastırıyor.Bu vahşi katliamı, rehavet içindeki zengin soydaşları ve sözde dindaşları görmezden geliyor, denî dünya ise seyretmekle yetiniyor.Müslüman halklar üzerinde oynanan oyunlar,bir kez daha tekerrür ediyor.
Neden?...sualinin cevabı çok da güç değil, zirâ İslâmın düşmanları, farklı isimler altında olsalar da, konu müslümanlar olunca tek bir loca altında toplandıkları görülüyor.
Şu an "Arap Baharı" adı altında başlatılan, binlerce müslümanın ölümü, sakatlığı, yersiz-yurtsuz, yetim, öksüz, dul kalmasıyla neticelenen hareketin sürdürüldüğü müslüman ülkeler, müslüman maskesi altındaki mürted, siyonist veya farmason çeteler tarafından idare ediliyor, doğrusu artık edilemiyor.Misâlen, yüzde doksanüçü sünni müslüman olan Suriye halkına reva görülen bu zulüm, yüzde yedilik Nusayri batıl inancına sahip Şiiler eliyle işleniyor ,görünürdeki bu azınlığın arkasında dünyayı şekillendirme sevdasındaki büyük(!)güçler, şer odaklar, el- Hak cezalarını bulacak küffar ordusu bulunuyor.Ne acı ki, Suriye gibi Irak, Filistin, Tunus, Libya, Mısır, Cezayir, Ürdün ve Yemen'in de mazlum halkları az bir zaman önce Osmanlı'nın tebaası idi.Küffar ehli, önce onları Osmanlı'dan kopardılar, sonra da kendi güdümlerindeki zalim devlet adamlarını başlarına musallat ederek, bugünkü perişan neticeyi hazırladılar.
İslâm düşmanlarının en büyük korkusunun ehl-i sünnet müslümanlığı olduğu biliniyor.İslâmın tek hak mezhebini yok etmek için hedeflerine de sünni müslümanları koyuyorlar ve daha çok, bâtıl mezheplerle hak olan sünni mezhep mensuplarını karşı karşıya getiriyorlar.Müslüman ülkelerdeki mezhep farklılıklarını körükleyerek, iç çatışmalara sebep oluyorlar.
Mübarek dinimizin düşmanları, ehl-i sünnet müslümanlığının kalbi olan güzel ülkemizdeki faaliyetlerini Osmanlı'nın son zamanında başlatıyorlar ve senelerdir son derece sinsi bir şekilde yürütüyorlar.Maalesef saf insanımızın öteden gelen temiz îtikadını, şatafatlı sözlerle, felsefik yalanlarla bozuyorlar, müslümanları sadistçe aldatıyorlar.Bugün ülkemizde, çeşitli tarikatlara, cemaatlere, gruplara mensup, sözümona müridlerin, talebelerin bir kısmı, tereyağından kıl çeker gibi çekilmiş imanlarından habersiz, ehl-i sünnetten gafil, mezhebsiz olarak ya ehl-i bid'at zümresinde, ya da küfr-i hükmi ile felaketin en büyüğüne düçar bir şekilde yaşıyorlar.Bugünkü vaziyetimizi doğru olarak anlayabilmek ve sağlıklı tahlil yapabilmek için Osmanlı'ya uzanmak elzem oluyor.
Hüseyn bin Said hazretleri,(rahmetullahi aleyh)
"Osmanlı demek,İslâm demektir,Osmanlı sultanlarının hepsi halis müslümandı." buyuruyor.
Mekke Şafiî reisüluleması Ahmed Zeynî Dahlan hazretleri "Fütuhat-ı İslâmiyye" adlı kitabında şöyle yazıyor:
"Hulefa-i Râşidîn devrinden sonra Kur'ân ve Sünnete en uygun devlet Osmanlı devletidir" 
Osmanlı uleması ve tebaası îtikad olarak ehl-i sünneti, ameli olarak da dört hak mezhebi, -ağırlıklı olarak hanefi mezhebini- benimsemişti.Şer'i hükümler öyle titizlikle uygulanırdı ki, müslim-gayrı müslim halk yüzlerce yıl, huzur içinde bir arada yaşarlardı.Şimdilerde Osmanlı üzerinden din düşmanlığı yapanlar için, şu tek misâl dahi başka söze hâcet bırakmıyor:
"Osmanlılarda, altı yüz sene içinde, bir kerre zinâ şâhidliği yapılmamış, bu sebeb ile hiç kimse, recm edilerek öldürülmemiştir." (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî rahmetullahi aleyh)
Yüzlerce yıl şerefle İslâmın sancaktarlığını yapan Osmanlı'ya, düşman birkaç koldan birden sızıyor.İslâmı parçalamak isteyen haçlılar,topla tüfekle  amaçlarında muvaffak olamayınca, silahı bırakıp, kirli oyunlarını, İslâmın kalesini içten fethetme taktiği ile oynamaya başlıyorlar.İsveç'te ve Paris'de oluşturdukları mason locaları marifetiyle, İslâm memleketlerine  ajanlar gönderip, müslümanların yaşantılarını, iman ve ibadet esaslarını öğreniyorlar evvela.Uzun yıllar ısrarla, büyük titizlik ve disiplinle sürdürdükleri bu çalışmalar seneler sonra meyvelerini veriyor, kendilerini müslüman olarak olan tanıtan bu ajanlar vesilesi ile, bozuk îtikadları müslümanlar arasında yaymaya başlıyorlar.Paranın büyük gücünü de kullanarak zaman içinde, bulundukları memleketlerde kendilerine yandaşlar edinip, devlet idarelerinde yer alıyorlar ve artık görünmeyen kaleyi içeriden feth ediyorlar. İngiliz Casusunun İtirafları kitabında, Hempher'in hatıralarını okuyunca dehşete kapılmamak, kahrolmamak mümkün değil.
İslâm düşmanlarının başka bir açıdan yürüttüğü faaliyet, Dinde Reformcular kitabında şöyle anlatılıyor:
"...Osmanlı orduları Viyana'ya kadar gelince, Avrupa devletleri çok korktu.İslâmiyet Avrupa'ya yayılıyor, hristiyanlık yok oluyor diye şaşkına döndüler.Osmanlı akınlarını durdurmak için çare aradılar.Çok uğraşdılar.Bir gece yarısı İstanbul'daki İngiliz sefiri şifre yolladı.Avrupa'ya müjde vermek için sabahı bekleyemedi.'Buldum buldum.Osmanlıların zaferden zafere ulaşmalarının sebebini ve bunları durdurma çaresini buldum', diyor ve şöyle anlatıyordu:'Osmanlılar adıkları esirlere hiç kötülük yapmıyor, kardeş gibi davranıyorlar.Hangi milletden, hangi dinden olursa olsun, küçük çocukların zekalarını ölçüyorlar.Keskin zekalı çocuklar seçilerek, saraydaki Enderun denilen mekteblerde, değerli öğretmenler tarafından okutuluyor, İslâm bilgileri, İslâm ahlakı, fen, kültür dersleri verilerek, kuvvetli, başarılı müslüman olarak yetiştiriliyorlar.Osmanlı ordularını zaferden zafere ulaştıran değerli kumandanlar ve Sokullular, Köprülüler gibi seçkin siyaset ve idare adamları hep böyle yetiştirilen keskin zekalı çocuklardı.Osmanlı akınlarını durdurmak için bu Enderun mekteblerini ve bunların kolları olan medreseleri yıkmak, müslümanları ilimde, fende geri bırakmak lazımdır."
..Müslümanları aldatmak,medreselerden mekteblerden ilimli, fenli din adamları ve idareciler yetiştirilmesini önlemek için planlar hazırlandı.Cahil bırakılan gençler, Avrupa'da dinsiz yapıldı.Zevk ve sefahata alışdırıldı.Yalancı etiketler, diplomalar verilerek anavatana gönderildiler.Böyle diplomalı cahiller, düşmanların çok kurnaz ve milyonlar hare ederek çevirdikleri dolapları ile Osmanlı devletinde iş başına getirildi.Mesela mason olan Mustafa Reşit Paşa, Ali Paşa, Fuad Paşa ve benzerleri medreselerden fen derslerini kaldırdılar.Mithat Paşa ve Talat Paşa da din derslerini azalttılar."
Böylece Avrupa'ya gönderilen gençlerimiz ,masonların ağlarına takılıp, beyinleri ve gönülleri işlenmiş olarak yurda döndüklerinde, her alanda yapmak istedikleri reformları,dinde de yapma teşebbüsüne girişiyorlar.
Cennetmekan,sultan ikinci Abdülhamit Han,başa gelecekleri üstün firaseti ile sezip,  masonların tezgahlarını bozuyor, bir takım faaliyetlerini engelleyerek müsebbiblerini sürgüne gönderiyor. Ancak Yahudilerin, ittihatçılarla yaptığı işbirliğine, diğer şer güçler de katılınca,1909'da sultan tahttan indiriliyor ve artık her alanda olduğu gibi din işlerinde de önlenemez çöküşler başlıyor.Başta şeyhülislâmlık makamı olmak üzere, çeşitli din işlerine ve devletin diğer yüksek mevkilerine masonlar getiriliyor.Bu dinsiz kimseler, bozuk, sapık din kitaplarının yazılmasına önayak oluyorlar, önceleri yüksek ulemanın tasdikinden geçmedikçe basılamayan dîni kitaplar, kontrolsüz bir şekilde yayınlanmaya başlıyor. Mason olan şeyhülislam ve din işlerinde yetkili diğer dinsizler yanlış fetvalarla halkı aldatmaya başlıyorlar.
Yüzyılı aşkın bir süre önce başlayan aldatılmışlığımız,zaman içerisinde türlü akımların ülkemize girmesiyle artarak devam ediyor.Nerelerden ne sapık akımlar gelmiş,hangileri kimler tarafından kabul görmüş, günümüzdeki uzantıları neler...tüm bunlar bir sonraki yazıya nasipse.

8 Şubat 2012 Çarşamba

ARTIK UYANMA VAKTİ




Son zamanlarda hayatımızın her alanında türlü tehditler olduğunu sıkça işitiyoruz.Hazır yiyeceklerdeki katkı maddeleri, doğal yiyeceklerin üretimi sırasındaki doğal olmayan müdahaleler, genetiği değiştirilen tohumlar, ülkemizdeki hınzır üretim tesislerinin sıklığı, su dahil hazır içeceklerin içeriği..vs gibi konulardan tutun da, ilaçlardan aşılara, deterjan, kozmetik, parke, oyuncak, silgi, teflon tencereye,elektro manyetik alanlara kadar günlük hayatta kullandığımız pek çok ürünün tehlikeleri, her fırsatta konuşularak, sanki paranoyak bir toplum olmaya yönlendiriliyoruz. Bir de beynimize kasdettiği söylenen Subliminal mesajlar var ki, bu kadarına pes dedirtiyor. Misâl,bağımlısı olduğumuz facebook'un gizli mesajı için buraya bir göz atabilirsiniz. Geçtiğimiz sonbaharda da illimunati söylentisi ile ortalığa türlü türlü senaryolar atılmıştı.
Her türlü kötülüğün alenen işlendiği dünyamızda, böyle sanki gizliymiş hissi verilerek tezgâhlanan oyunlardan kimbilir kimler ne rant elde ediyorlar?
Her şey bir yana, insanın sürekli tekâmül ettiğini savunan evrimcilerin bir kez daha yanıldıklarını görmek, geleceğimiz adına beni pek rahatlatıyor, ümitlendiriyor. Zîrâ, şu an subliminal mesajlarla, illimunatilerle dünyayı şekillendirmeye çalışan bu evrimci neslin dedeleri, kendilerinden çok daha zekî ve çok daha sinsi idi. İbni Sebe mel'ununun başlattığı münâfıklık hareketi, bindörtyüz yıldır türlü türlü isimlerle mübarek dinimizi yetmişiki bid'at fırkasına bölmekle kalmadı, son ikiyüz yıldır, aziz milletimi de bilmem kaç parçaya böldü. Onlar farklı isimler kullansalar da, ayak izlerini takip edince aynı locada buluştuklarını görmek pek güç olmuyor. 
Son zamanlarda işitip, gördüklerim, "Gün olur devran döner, keser döner sap döner" atasözünü daha sık hatırlamama vesile oluyor ve yine geleceğe ümitle bakmamı sağlıyor. Kalın perdeler açılıyor, sis bulutu aralanıyor, güneş tatlı sıcaklığı ve müthiş aydınlığı ile gözlerdeki ve gönüllerdeki karanlığı aydınlatmaya hazır bekliyor sanki...
Derin uykulardaki çilekeş milletimin topyekün uyanabilmesi için, uykuya dalarken kapattığı gözünü, aynı yerde açması gerekiyor. Zirâ başka yerlerde açılan gözün göreceği, rüya içindeki rüyadan uyanmakla eşdeğer gibi...Uyutulduğumuz yer, yaklaşık iki asır öncesi.
Sâmiha Ayverdi, "Ne İdik Ne olduk-Hatıralar" isimli kitabında şöyle diyor:
"Görücü gözü ve işitici kulağı mâzisine açıldığı an, o hatırlayış, bir milletin silkinip dirilişi ve uyanışı demektir."
Mâzi...Hele de milletimin kalbinde yara olan yakın mâzi...Son doksan yıllık mâzimizi tam anlamıyla tahlil etmeye, daha doğrusu örtülen gerçekleri açığa çıkarmaya hâlen yürürlükte olan resmi ideoloji müsade etmiyor, bunun için sene sonuna kadar yapılması hedeflenen yeni anayasayı beklemek gerekiyor. Sabırlıdır benim milletim,nelere sabretmedi ki...
Gelecek şu anki nesle emanet, geçmiş ise miras. Emanete sahip çıkabilmenin yegâne yolu, mîrası tanıyıp, sarılmaktan geçiyor.  Redd-i mîras eden,geleceğine nasıl sahip çıkabilir?
Tarih için, geçmişle geleceği birbirine bağlayan bir köprü derler amma, bizim köprümüzün son kısmı, bu illimunati'cilerin soysuz dedeleri tarafından önce havaya uçuruldu, sonra külliyen yalanla dolu, önceki dokuyla hiç uyuşmayan bir  harç karılıp, yeniden inşa edilmek istendi, tutmadı bin şükür,dökülüyor işte. Köprünün devamı için ille de sağlam kısmının harcı gerekli ki, bunun hammadesi aziz milletimin asırlardır göğsünde taşıdığı ehli sünnet itikadıyla, damarlarındaki asil kanın ta kendisi.
Kırılma noktasındayız sanki. Harcımızı özümüzle karamazsak, köprü hepten yıkılır,gider gibi.Yarın mahşerde, mirasçısı olduğumuz ceddimizle, vârisimiz olan neslimiz bizden davacı olmazlar mı sahi?
Ey benim aslı temiz, uyutulmuş  kardeşim, artık uyan ne olur.
Uyan artık, bak su dahi uyumuş da, düşman hiç uyumamış:


Türkler Nasıl Parçalanır?
Herkese Lazım Olan İman kitabından:
Osmânlı Devletinde rus sefîri olarak uzun seneler çalışan İgnatiyef, hâtıralarında, 1821 de rum isyânının baş plânlayıcısı, Patrik Gregoryus’un rus çarı Aleksandra yazdığı mektûbu açıklamakdadır. Mektûb ibret vericidir:
(Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak imkânsızdır. Çünki Türkler müslimân oldukları için çok sabrlı ve mukâvemetli insanlardır. Gayet mağrûrdurlar ve izzet-i îmân sâhibidirler. Bu hasletleri, dinlerine bağlılıklarından, kadere rızâ göstermelerinden, an’anelerinin kuvvetinden, pâdişâhlarına [devlet adamlarına, kumandanlarına, büyüklerine] olan itâ’at duygularından gelmekdedir.
Türkler zekîdirler ve kendilerini müsbet yolda yönetecek reîslere sâhib oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gâyet kanâ’atkârdırlar. Onların bütün meziyyetleri, hattâ kahramanlık ve şecâ’at duyguları da geleneklerine olan bağlılıklarından, ahlâklarının güzelliğinden ileri gelmekdedir.
Türklerde evvelâ itâ’at duygusunu kırmak ve ma’nevî bağlarını  parçalamak, dînî metanetlerini za’fa uğratmak  îcâb eder. Bunun da en kısa yolu, millî geleneklerine ve müslimânlığa uymıyan hâricî fikrler ve hareketlere alışdırmakdır.
Müslimânlıkları sarsıldığı gün, Türklerin kendilerinden şeklen çok kudretli, kalabalık ve zâhiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asl kudretleri sarsılacak ve maddî vâsıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkin olabilecekdir.Bu sebeble, Osmânlı Devletini tasfiye için, mücerret olarak harb meydânındaki zaferler kâfî değildir.Hattâ, sâdece bu yolda yürümek, Türklerin haysiyyet ve vakârını tahrik edeceğinden, kendilerini anlamalarına sebeb olabilir.
Yapılacak olan,Türklere birşey hissetdirmeden, bünyelerindeki dînî tahrîbi temâmlamakdır.)


3 Şubat 2012 Cuma

ŞAŞKIN ÜFTÂDENİN NA'ATI



Esselâtü vesselâmü aleyke yâ Rasûlallah,
Huzura vardım,kabul buyurun yâ Habîballah.

Size verdiğimiz her selâmı, melekler ulaştırırmış zâtınıza,
Salât, selâm tamam da, gücüm yeter mi Na'atınıza?

Haddi mi ki, söz bilmez, usûl bilmez, kendin bilmez üftâdenin,
Hem nazım bilmez, hece bilmez, aruz bilmez dildâdenin?

Lâkin, aşkınızdan başka hiç sermayesi olmayan bu Âişe'nin,
Yegâne derdi, lütfuna varmaktır şu Hadis-i Şerîfinizin:

"Söz ve yazı nîmetini ihsân ederse bir kuluna Mevlâ,
 Zatımı övsün ve dahî düşmanlarımı yersin dâima."

Övmeye lâyık söz tükenmiş lügâtte yâ Seyyid-ül Mürselîn,
Hitapların en güzeliyle övmüş sizi Rabbül Âlemin:

"Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım ey Habîbim"
 Varlığımızı size borçluyuz yâ Rahmeten-li'l Âlemin.

Ben ehli sünnetim,cürmümün affı için, şefâ'at dilerim Şefî'al Müznibînden,
Şikayetim var, şefâ'ati yok sayan Selefî nam müptezelden.

Vârislerinizi beğenmiyor, sözlerinize uydurma diyorlar Efendim,
Reformist mezhepsizler, Mevlid'i bid'at sanıyorlar Efendim.

Halbuki Rebî'ul-evvel ayının 12.gecesi,yani teşrîfinizin sene-i devriyesi,
Buyruldu ki: "müminlerin bayramı,kandilidir bu Mevlid Gecesi."

Siz dahî doğum günlerinizde, Eshâbınıza ziyâfet verirmişsiniz,
Doğumunuzu, çocukluğunuzu anlatır, onları neş'elendirirmişsiniz.

Nasipsiz amcanız Ebu Leheb'e, doğumunuzu müjdelemiş câriyesi Süveybe,
Sevincinden âzât etmiş, demiş: "derhal git,yeğenime ol sütanne."

İmâna gelmesi için çok yalvardınız,ammâ o zulmünde çok ileri gitti, hem küfründe inât etti,
Lâkin bildirildi ki, doğumunuza sevindi diye, Rabbim Mevlid geceleri onun azâbını hafifletti.

Ebu Leheb gibi azgın bir kâfirin azâbı hafiflerse bu gece,
Bid'at olur mu hiç, Mevlid'i kutlayıp sevinince?

El Himyeri, Âlemlerin Sultanından yedi asır önce yaşamış,
Hatem-ül Enbiya 'ya, ilk Na'atı o yazmış.

Medine'deki kutlu Ensâr yollarınızı "Talaa'l Bedru" ile gözlemiş Efendim,
Nâbi, "sakın terk-i edebden, kûy-i mahbub-i Hudâdir bu" demiş Efendim.

"Sen şefâ'at kânısın, geldim sana şefkat uma" der, 'muhibbi' mahlâsı ile Kanûni,
"Elmeded ey ma'den-i nûr-i Hudâ "dır Na'atı Yavuz Sultanın, ki  mahlâsı Selimî.

Mevlid-i şerifin müellifidir Süleyman Çelebi hazretleri,
Na'at-ı Nebî ile seslendi, İbrahim Hakkı hazretleri.

Aziz Mahmud Hüdâi hz.leri buyurur: "Kapuna intisab etmiş gedâdır Ya Resulullah",
Yunus Emre hazretleri, "tozuna sürmek için yüzünü,arar izini " Ya Resulullah.

Hâsılı Efendim, nice âşıklarınız söyleyip, yazmışlar asırlarca,
Şimdi ne söyler,ne yazar haddini bilmez Hümeyra?

Âvâreyim, bî-çareyim, marazlı bir âdem-zâdeyim,
Nefsine tutsak, haddinden âzade, şaşkın bir dîvâneyim.

Rabbimin nasipli kuluyum, müminim Elhâmdülillah,
Kapınızda köleyim, şefâ'at yâ Rasûlallah.

Mübarek zâtınıza, âlinize, eshabınıza ve dahî âşıklarınıza selâm olsun, salât olsun Efendim,
Mevlîdiniz, ümmetinize, mübarek lisanınızla "garip kardeşlerinize" mübarek olsun Efendim.








Na'at:Peygamber efendimizi övmek için yazılan şiir
Üftâde:Düşkün,fakir,tutkun,zavallı,aşık
Dildâde:Gönül vermiş ,âşık
Seyyid-ül Mürselîn:Resullerin seyyidi
Rahmeten-li'l Âlemin:Âlemlere rahmet olarak gönderilen
Cürüm:Suç ,günah
Şefî'al Müznibîn:Günahkârlara şefâat edici
Selefi:Bid'at ehli bir zümre
Müptezel:Değersiz,bayağı
Hatem-ül Enbiya:Nebilerin sonuncusu
Mahlâs:Takma ad
Âvâre:Başıboş,aylak
Maraz:Hasta,huysuz
Haddinden âzâde:Haddini aşmış,haddini bilmez
Divâne:Deli,kaçık,budala,birşeye çok düşkün