30 Ocak 2012 Pazartesi

ÖZGÜVEN DEDİĞİN



Değişim rüzgarlarının pek hızlı estiği zamanımızda,insanların yaşantıları,davranış biçimleri,kişilikleri de aynı hızla değişiyor.Kişileri ve davranışlarını tahlil etmek,sosyoloji,psikoloji,pedogoji gibi bilimlerin aslî işi olsa da,anne olarak çocuklarımı ve yaşıtlarını gözlemleyerek vardığım sonuçlar beni ürkütüyor.
Doğrusu artık yukarıda zikrettiğim bilimlere de  îtimadım yok benim,hele modern pedogojiye hiç güvenmiyorum,haddimden azâde sıfatımla da yanlış,zararlı buluyorum.
90'lı yılların sonlarında başlayan "kişisel gelişim" fırtınasının anahtar kavramlarından biri olan "özgüven" meselesi,modern çocuk eğitiminde de kilit rol oynuyor.İthal ettiğimiz her yenilikte olduğu gibi,bu meseleyi de değerlerimizin süzgecinden geçirmeden tatbik etmeye kalkınca,olan anne-baba eline emanet olarak verilen zavallı yavrularımıza,dolayısı ile geleceğimize oluyor.
Nedir bu özgüven diye gugıl amcaya sorunca,ilk linkle şu cevabı verdi:
Özgüven ; kendimize yönelik iyi duygular geliştirmemiz sonucu, kendimizi iyi hissetmemiz demektir. Başka bir deyişle kendimiz olmaktan memnun olmak ve bunun sonucu olarak kendimiz ve çevremizle barışık olmaktır.
Bırakın onlarca kitabı,şu iki cümle dahi,kişilik gelişimine engel değil midir? 
İnsanın kendine yönelik iyi duygular geliştirmesi,kendini beğenmesi,sevmesi demek olan Narsistliğin temeli değil midir?İslâm ahlakında buna düpedüz Kibir denir.
İnsanın kendisini iyi hissetmesi demek,bir bakıma rehavet değil midir?'Ben iyiyim böyle,rahatım' hissi,daha iyi olmanın önündeki en büyük engel değil midir?Tasavvufta buna da Ucub denir.
İnsanın kendisinden memnun olması,ego tatmini değil de nedir? Ne erdemin var da kendinden memnun olabilesin? Şu var dersen,hiç erdem sahibi değilsin.Böyle egonu tatmin edip,eneni parlatarak daha çok nefs terbiyesinden bahsedersin.
Özgüven taktikleri uygulayanlar hakikaten öyle mi oluyorlar,yoksa kendilerinin de farkında olamadıkları bir özaldatma yaşayıp,riya illetine mi kayıyorlar?
Çocuklara özgüven verme konusunda hayli yol aldık zannedersem.Zira anneler okullarda verilen konferanslardan,okudukları kitaplardan öğrendikleri taktikleri sürekli birbirleriyle paylaşıyorlar.Bu yüzden taktik kısmını atlayıp,bu işin akademisyeleri tarafından yazılan,özgüveni yüksek çocuğun özelliklerinden bahsetmek gerekirse:
"İstedikleri şeyleri elde etme konusunda suçluluk duymazlar. İhtiyaçlarının karşılanmasını hakları olarak görürler. Övgü almayı ve ödüllendirilmeyi açık açık talep ederler. Başkalarının kendileri ile ilgilenmesinden ve kendileri için bir şeyler yapmasından çok hoşlanırlar. İyi nitelikleriyle gururlanır."
Ah ne kadar da başarılı olmuşuz değil mi? Peki bunlar hakikaten fazilet midir? Müslüman evladı,bindörtyüz senelik İslam ahlakı müessesi dururken,nasıl bu yüksek seciyeye muhalif metodlar ile terbiye edilir? Kiliseler dahi,maksatlarını,"inanç,gelenek,aile,toplum otoritesine karşı bireyi hür kılmak "olarak açıklayan bu akımı şiddetle reddederken,biz bırakın eğitim dünyamızın diğer neferlerini,müftü ve imamlarımızı bu kurslara göndererek neye hizmet ettiğimizin farkında mıyız? Kariyer yapmak,olumlu düşünmek,başarılı olmak vs.gibi parlak ambalajların içindeki çikolatanın zehirini ne zaman farkedeceğiz? Üstelik ambalajın üzerinde,menşei,maksadı,katkı maddesi ve ülkeye girişine imkan sağlayan sponsoru bile yazılmışken,neden hiç okumadan iştahla yer,çocuğumuza da yediririz?Zavallı yavrularda zehirlenme belirtileri ortaya çıkıyor ama,biz hala soğuktan,sudan şüpheleniyoruz.
Ürüne talebi artırmak için kullanılan pek çok slogan arasında bir tanesini paylaşayım da,varın siz düşünün müminin tahribatını:
"Başkalarının yanlışları ve kötülükleri ile uğraşarak ruhunu karartma,
Bu dünyada değerli olan biricik insan kendinsin unutma!"
Önce cezbeden bir ambalaj cümlesi,ardından zehirli şerbeti...
Bedeni hormonlu gıdalarla ,beyni hormonlu fikirlerle,ruhu hormonlu inançlarla şişirilerek obezitenin her türlüsüne tutulmuş zavallı neslimiz...
Abarttığımı düşünüyorsanız,özgüven taktikleri ile yetiştirilen çocuklardan beklenen sonuçlara bir bakalım da, buna ondan sonra karar verelim isterseniz:
"Başkalarının görüşlerine açıktırlar ve eleştirildiklerinde hemen savunmaya geçmezler. Eksik yönlerini geliştirme ve değiştirme özellikleri vardır. Kendilerine başarabilecekleri hedefler belirlerler. Bunları başarmak içinde başkalarına bağımlı olmazlar.Yeterince motive oldukları için başkalarına kıyasla hedefleri gerçekleştirmede daha istekli ve enerjiktirler.Tutarlı davranırlar, çünkü hedef belirlerken en ayrıntılı noktaları önceden tahmin edebilirler. Özeleştiriyi öğrenmişlerdir. Kendi ilerlemelerini kontrol edebilirler.İletişim konusunda beceriler kazanmış olan bir çocuk başkalarını anlayışla, sakin ve dikkatle dinleyebilir. Yüzeysel konulardan, daha derin sohbetlere ne zaman, nasıl geçeceklerini bilirler. Başkalarının sözsüz ifadelerinden ve beden dilinden anlarlar.Kendilerinin ve başkalarının haklarını korurlar.Duyguları ile başa çıkabilen çocuklar duygularının esiri olmazlar. Beklenmedik davranışlar göstermezler. Korkuları ve endişeleri ile başa çıkabildikleri için riskleri göze alabilirler. Mutsuzluklarının kendilerini sürekli engellemesine izin vermedikleri için sıkıntılı dönemlerini kısa sürede atlatabilirler. Anlaşmazlık olduğunda kendilerini iyi savunurlar. Kıskançlık, öfke gibi doğal olan duyguları yaşadıklarında suçluluğa kapılmazlar. İlişkilerinde neşe, sevgi ve mutluluk ararlar."
Tam da böyle mi çocuğunuz?O pembe gözlüklerden ben de istiyorum!



28 Ocak 2012 Cumartesi

YENİLİK MERAKIMIZ





Millet olarak nedir bu yenilik merakımız?
Giyimden, saç tarzımıza; yeme-içmeden, gezme- tozmaya; dekorasyondan teknolojiye;konuşma tarzımızdan mimiklerimize; fikirlerimizden inancımıza, ibadetimize varıncaya kadar her türden yeniliği sorgusuz sualsiz nasıl da hızlı bir biçimde sahipleniyoruz.
Türk'üz ya, cesuruz haddi zatında, bünyeye nasıl bir zelillik zerkedilmişse vakti zamanında, adı moda olan herşeyi kaparak azizleşmeye çalışmak, cesaret değil cehalet olsa gerek.
Mevlâna Celâleddin-i Rûmi hazretlerinin,
"Kişinin kendine ettiğini,edemez kişiye hiçbir fâni "
buyurduğu üzere, bakın kendi kendimize ettiklerimize...
Âleme nam salan koskoca bir ceddi yoksayıp, neslimizi büyük dedemizden başlattık.
Binlerce edîbin, âlimin, yüzbinlerce eseriyle letâfet bulan dilimizden utanıp, güneş dil teorisi safsatasına kandık.
Bindörtyüz yıldır okunan ezan-ı Muhammediyi, "Tanrı uludur" utanmazlığına vardırdık.
Camileri ahıra çevirdik, Kuran-ı kerim okunmasını yasakladık, ilmihâlleri yaktık.
Tonlarca el yazması ecdad yadigârını, yakacak niyetine üç kuruşa Bulgar'a sattık.
Namaz kılan, oruç tutan, tesettür eden mümine yobaz damgası bastık.
Şapka uğruna nice mazlumu astık.
Yüzümüzü, gözümüzü ve gönlümüzü güneşin doğduğu yönden, battığı yöne çevirdik.
Asırlara meydan okuyan, mühendisliğin, mimarlığın, sanatın, estetiğin zirvesi binlerce eseri yıktık, gökdelenler, plazalar, bed suratlı binalar diktik.
Her türlü inanca, ırka bir arada huzur içinde yaşama imkanını sağlayan, Cenab-ı Hakkın kanunları demek olan şeriatı beğenmeyip, bir de kahrolsun nâraları ile derekelerin dibini boyladık.
Değil kendi milletimizi, koskoca İslâm âlemini kendi elimizle emîrsiz bıraktık.
Ceddimizin tertemiz îtikadlı ulemâsını hor görüp, Mısır'dan, Hindistan'dan, S.Arabistan'dan, Pakistan'dan, İran'dan ithal türedileri rehber edinip, dalâlete saplandık.
Camilerimizi sandalyelerle, sıralarla doldurup, kiliseye benzettik.
Ulemânın, fukahanın ömürlerini verdiği binlerce ciltlik ilmihâl kitaplarına burun kıvırıp, doğrudan tefsirden, hiç biri birine benzemeyen, çoğunu dinsizlerin yazdığı Kur'an tercümelerinden din öğrenmek densizliğine battık.
Kardeşimiz, dindaşımız müslümanı değil, dinimizi, peygamberimizi tanımayan ehl-i küfranı dost edindik.
Peygamber ocağı ordudan, gerici damgasıyla müslümanı attık.
Bizi biz yapan değerlerimizi bir bir tahrip edip, yıktıkça, açılan boşlukları türlü türlü izmlerle, akımlarla, fikirlerle doldurduk.
Milenyumun 'trendi' NLP-kişisel gelişim şerbetinin içindeki zehiri henüz farkedemedik. 
Hâsılı, biz dînimize, ceddimize, kendimize ve dahî sülbümüze ihanet ettik.
İhanetlerin bedeli dünyada iken de ödenmeye başlanıyor,netekim yaş bulsa da doksanbeşi.
Vakti zamanında damarlarımıza defaatle zerkedilen zehirli morfinlerin etkisi geçiyor gibi.
Yeni morfinleri reddetmek için,ayılma vakti.
Narkozdan uyanıp, sayıklayan hasta misali:
Ah biz Türkler,ne çılgın milletmişiz meğer...

25 Ocak 2012 Çarşamba

AHİRET TARLASINDA VERİMLİ TOHUMLAR EKMEK

Resulullah efendimiz(aleyhisselâm) bir hadis-i şeriflerinde,
"Dünyaya,dünyada kalacağın kadar;ahirete de ahirette kalacağın kadar çalış"
buyuruyorlar.
Ne kadar uzun olursa olsun,sonlu olan,sonsuz olanla hiç mukayese edilebilir mi?
Peki,biz vaktimizin ne kadarlık bir kısmını,sonsuz olan ahiret hayatımıza çalışarak geçirmekteyiz?
Günümüzün ortalama onda birlik kısmını kapsayabilecek ibadetlerden geriye kalan onda dokuzluk kısmını,ebedi hayat için yatırıma dönüştürmenin,dolayısı ile hadisi şerifte zikredilen emre uymanın yöntemini,İslam alimleri adeta kurtarıcı bir formül şeklinde bize bildirmişler.
Formülün adı: Doğru niyet!
Uyumak,yemek yemek,işte çalışmak,ders çalışmak,ev işi-el işi yapmak,arkadaşlarla bir arada bulunmak...gibi dinimizin mubah kabul ettiği her işte,bildirildiği gibi niyet etmekle,tüm bu vakitlerin ibadet olarak karşılık bulması sağlanabiliyor.Üstelik böyle niyet etmeden yapılan bu işlerin de zararlı olduğu,imam-ı Rabbani hazretlerinin 1.cild.76 mektubunda şöyle bildiriliyor:
İslâmiyyetde en kıymetli şey takvâdır. Dînin temeli takvâdır. Vera’ ve takvâ, harâmlardan kaçınmak demekdir. Harâmlardan temâmen kaçınabilmek için, mubâhların fazlasından kaçınmalıdır. Mubâhları, lâzım olduğu kadar, kullanmalıdır. Bir insan, mubâh, ya’nî islâmiyyetin izn verdiği şeylerden, her istediğini yapar, taşkınca mubâh işlerse, şübheli şeyleri yapmağa başlar. Şübheliler ise, harâm olanlara yakındır. İnsanın nefsi, hayvân gibi, kendine düşkündür. Uçurum yanında dolaşan, birgün uçuruma düşebilir. Vera’ ve takvâyı tâm yapabilmek için, mubâhları lâzım olduğu kadar kullanmalı,zarûret mikdârını aşmamalıdır. Bu kadarını kullanırken de, kulluk vazîfelerini yapabilmek için kullanmağa niyyet etmelidir. Böyle niyyet etmeden, az kullanmak da, günâh olur. Azı da çoğu gibi zararlı olur. 
Uykuda nasıl sevap kazanılır?
1)Abdest alıp yatarak:
Hadis-i şerifte,
(Abdestli yatan, gece ibadet eden ve gündüz oruç tutan kimse gibi sevap kazanır.) [Hakim]buyurulmaktadır.
2)Gece ibadet için(teheccüte)kalkmaya niyet ederek:
Peygamber efendimiz(sallalahü aleyhi ve sellem) buyuruyorlar ki:
(Gece ibadet etmek niyetiyle yatan, fakat uyku galebe çalıp sabaha kadar uyanamayan, niyeti sebebiyle gece ibadet etmiş gibi sevaba kavuşur. Uykusu da kendisine Allahü teâlânın ihsan ettiği bir sadaka olur.) [İbni Mace]
3)ibadet için kuvvet kazanmaya niyet ederek:
 ...Büsbütün gaflet olan uyku, ibâdetleri kuvvetle ve sağlam yapmak niyyeti ile uyunursa, bütün uyku ibâdet olur. Çünki, ibâdet niyyeti ile uyumakdadır. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Âlimlerin uykusu ibâdetdir).[(3.cild-17.mektup)Seadeti Ebeddiye]
Yemek yerken
İmamı Rabbani hazretleri(kuddise sirruh)
"Yemekleri keyf çin, lezzet için yimemeli, Allahü teâlânın emrlerini yerine getirmeğe kuvvet bulmak için yimelidir. Eğer önceleri, böyle niyyet edemezseniz, her yemekde, zor ile böyle niyyet ediniz. Hakîkî niyyet yapabilmeniz için, Allahü teâlâya yalvarınız! "buyuruyor.
Ayrıca besmele ile ve böyle niyet ederek yenen lokmaların vücuda şifa olacağı,vücutta kaldığı müddetçe zikredeceği de kitaplarda bildirilmektedir.
 Giyinirken  
"Yeni ve temiz giyinmeli ve giyinirken ibâdet için, nemâz için süslenmeğe niyyet etmelidir. Bir âyet-i kerîmede meâlen, (Her nemâzı kılarken süslü, temiz, sevilen elbiselerinizi giyiniz!) buyurulmuşdur. Elbiseyi herkese gösteriş için giymemelidir ki, günâhdır."(İmam-ı Rabbani "kuddise sirruh") 
İslâmın vakarını korumak,tesettüre riayet etmek gibi niyetler için de ayrıca sevab verileceği bildirilmektedir.
İşe giderken
İmam-ı Gazali hazretleri(rahmetullahi aleyh) buyuruyor ki:
Her sabah şöyle niyet etmelidir:
(Kendimin ve ailemin rızkını kazanmak, onları kimseye muhtaç bırakmamak, Allahü teâlâya rahat ve temiz ibadet edebilmek, ahiret yolunda yürüyebilmek için işime gidiyorum.) O gün, Müslümanlara iyilik, yardım ve nasihat, emr-i maruf, nehy-i münker yapmayı kalbinden geçirmelidir. Namazda kusur edenlere, günah işleyenlere, emr-i maruf yapmalıdır. Böyle niyet eden bir kimse, işini yaptığı müddetçe, hep sevab kazanır. Onun her işi, ibadet olur.(K.Saadet)
Okula giderken-ders çalışırken 
Okula giden bir öğrenci, (Okula, eğitimim bitince, Müslümanlara, insanlara hizmet etmek için gidiyorum. Yâ Rabbi bana faydalı ilim nasip eyle!) diye niyet ederse, okulda ve evde ders çalışırken her an, hiç durmadan sevap alır. 
(www.dinimizislam.com)
El işi-ev işi yaparken 
Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: 
(Ya Fatıma, ne mutlu o kadına ki, kocası ondan razı olur. Allahü teâlânın farz kıldığını yapmaktan ve kocasına itaatten sonra kadınlar için, yün eğirmekten, iplik bükmekten üstün iş yoktur. Bir saat yün eğirmek, iplik bükmek veya dokumak, el işleri yapmak kadınlar için bir yıl ibadet etmekten daha sevaptır. Dokudukları her iplik için amel defterlerine bir şehit sevabı yazılır.) [R. Nasıhin]
Peygamber efendimiz, kendi kızına ve diğer kadınlara şehid sevabı kazanmak için ev işleri ile meşgul olmalarını emretmektedir. Başka bir hadis-i şerifte de, (Kadının cihadı, kocası ile iyi geçinmektir)buyuruldu. (Şir’a)
Arkadaşlarla beraberken
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:(Allah için sevdiği arkadaşının ziyaretine giden kimseye, ardından bir melek, “Ne güzel iş yapıyorsun. Cenneti hak ettin” der.) [Tirmizi]
Arkadaşlarla bir araya gelmek hakkında imam-ı Rabbani hazretleri şöyle buyuruyor:
"Müslimânların bir araya gelmesi, yâ istifâde etmek veyâ fâide vermek içindir. Bu ikisinden biri bulunmıyan topluluğun hiç kıymeti yokdur." (157.mektup)
"Arkadaşların toplanmaları bâtının dağılmaması içindir. Öteden beriden konuşmak için değildir." (176.mektup)
Ahiretin tarlasında verimli tohumlar ekmenin bir yöntemi de 302.mektupta şöyle bildiriliyor:
"Cennetin ağaçları nehrleri ve orada olan herşey, dünyâdaki ibâdetlerin, iyiliklerin sonuçları, meyveleridir. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Cennetde ağaç yokdur. Oraya çok ağaç dikiniz!). Oraya ağacı nasıl dikelim dediklerinde, (Tesbîh, tahmîd, temcîd ve tehlîl okuyarak) buyurdu. Ya’nî, (Sübhânallahi velhamdü lillahi ve lâ ilâhe illallahü vallahü ekber) diyerek Cennete ağaç dikiniz buyurdu. Bir hadîs-i şerîfde, (Bir kimse, Sübhânallahil’azîm ve bi-hamdihi derse, onun için Cennetde bir ağaç fidanı dikilir) buyurdu. Görülüyor ki, Cennet ağacı, dünyâda harfler ve sesler şeklinde, bu kelimeye yerleşdirilmiş olduğu gibi, Cennetde, bu kemâller ağaç şeklinde bulunmakdadır. Bunun gibi, Cennetde bulunan herşey, dünyâdaki ibâdetlerin, iyi işlerin netîceleridir."
Örnekleri çoğaltmak mümkün,ancak maksadın hasıl olması bakımından kâfi olsa gerek.
Son söz İmam-ı Rabbani hazretlerinin( kudise sirrehul aziz) olsun:
" Bütün hareketler, işler, sözler, okumak, dinlemek, [oğlunu mektebe göndermek] hep Allah rızâsı için olmalıdır. Onun dînine uygun olmasına çalışmalıdır. Böyle olunca, insanın her a’zâsı ve kalbi Allahü teâlâya müteveccih olur. Onu zikr eder [ya’nî hâtırlar].  Evet, bunları yapmak, size bugün için güç olacağını biliyorum. Çünki, çeşidli mâni’ler etrâfınızı sarmışdır. Âdete, modaya kapılmış bulunuyorsunuz. Ayblanmak, izzet-i nefse dokunmak kuruntularına tutulmuşsunuz. Bütün bunlar, ahkâm-ı islâmiyyeyi yerine getirmenize mâni’ olmakdadır. Hâlbuki, Allahü teâlâ, islâmiyyeti, bozuk âdetleri, çirkin modaları kaldırmak için ve nefs-i emmârenin benlik, izzet-i nefs çılgınlıklarını yatışdırmak için gönderdi. Fekat, Allahü teâlânın ismini, kalbde hâtırlamağa devâm nasîb olursa ve beş vakt nemâz gevşek davranmadan, şartları ile kılınırsa ve halâl ve harâma, elden geldiği kadar dikkat edilirse, bu mâni’lerden kurtulmanız, oraya çekilmeniz umulur. Bu nasîhatleri yazmanın ikinci bir sebebi de, bunlar yapılmasa bile, kendi kusûr ve kabâhatini anlamağa yarar ki, bu da büyük ni’metdir. Bulmayıp da, bulmadığını anlamamakdan ve kusûrunu bilmemekden ve vazîfeyi yapmadığına utanmamakdan, Allahü teâlâya sığınırız. Böyle kimseler, islâmiyyeti tanımıyan, kulluğunu yapmıyan inâdcı câhillerdir."



21 Ocak 2012 Cumartesi

MUHASEBE DEFTERİ

"İki günü eşit olan ziyandadır" buyurmuş Resulullah efendimiz(sallalahü aleyhi ve sellem)...
Dünkü halimizin üstüne bugün birşey ilâve edememişsek kayıplardayız demek ki...Gün 24 saat olarak sabitken,üstelik de âhir zaman olması hasebi ile biz bunu daha da kısa hissetmeye başlamışken,nasıl yapmalı da,her günü bir önceki günden daha verimli hale getirmeli?
Ticari işletmelerin,hatta ufacık bir bakkalın dahi kâr- zarar hesabı yaptığı,alacağını,borcunu kaydettiği muhasebe defterleri gibi, bizim de kendi hesabımızı kaydedeceğimiz bir defterimiz olsa nasıl olur?
İmam-ı Gazali Hazretleri (rahmetullahi aleyh),Kıyamet ve Ahiret kitabında buyuruyor ki:


İbni Mes’ûddan “radıyallahü anh” rivâyet olundu ki, Yâ Resûlallah, ölü kabre konduğu vakt, ilk karşılaşdığı şey nedir diye sordu. Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Yâ İbni Mes’ûd! Bunu bana senden başka kimse sormadı. Ancak sen sordun. Ölü kabre konulduğu vakt ,önce bir melek seslenir. O meleğin ismi (Rûmân)dır. Kabrlerin arasına girer. Der ki, Yâ Abdellah! Amelini yaz! O kimse der ki, benim burada ne kâğıdım, ne kalemim var. Ne yazayım? O melek der ki; bu sözün kabûl edilmez. Senin kefenin kâğıdındır. Tükrüğün mürekkebindir. Parmakların kalemindir. Melek kefeninden bir parça kesip verir. O kul dünyâda her ne kadar yazı yazmak bilmese de, orada sevâbını ve günâhını, âdeta o bir günde işlemiş gibi yazar. Bundan sonra melek, o yazdığı kefen parçasını dürer. O ölünün boynuna asar.) Bundan sonra Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz, (Her insanın yapdığı işleri gösteren sahîfelerini biz boynunda kıldık) meâlindeki İsrâ sûresinin onüçüncü âyet-i kerîmesini okudular.

O halde ölüm bizi uyandırmadan uyanmalı ve kabirde kendi elimizle kefenimize yazacağımız amelleri burada iken de bir deftere yazarak görmeye çalışmalı.

Belki bir durum tesbiti yapıp,öncelikleri belirleyerek işe başlamalı.

İmam-ı Rabbani hazretleri (kuddise sirruh) 134. mektubunda  buyuruyor ki:

"...Bizi seven kardeşim!Vakt,keskin bir kılınç gibidir.Yarına çıkacağımız belli değildir.Mühim işleri bugün yapmalı,mühim olmayanları yarına bırakmalıdır.Aklı olan böyle yapar..."


Bizim mühim işlerimiz,yani önceliklerimiz neler olmalı ?
Bu sualin cevabını fıkıh alimlerimiz kısaca şöyle bildiriyorlar:
1)En önce haramlardan kaçınmak,farzları ve vacipleri eda etmek.
Genel olarak bir farzı eda etmekle,bir haramı da terk etmiş oluyoruz.Meselâ:
Beş vakit namaz kılmak farzdır,kılmamak haramdır.
Fıkıh ilmi öğrenmek farzdır,öğrenmemek haramdır.
Tesettür farzdır,uygulamamak haramdır.
Zekat ve uşur vermek farzdır,vermemek haramdır.
Günahlara tevbe etmek farzdır,tevbe etmemek haramdır.
Anne- babaya iyilik etmek farzdır,asi olmak haramdır.
Dertlere,musibetlere sabretmek farzdır,isyan etmek haramdır.
...bunun gibi,farzlarla(mesela 54 farz)vaciplerin ve haramların (mesela 72 büyük günah) neler olduğunu iyice öğrenmeli, gereğini yapmalı.
Bu zamana kadar kılınamamış olan farz namazlar,tutulamamış oruçlar,verilmemiş zekatların hepsini ödemek de farzdır.
2)İkinci sırada mekruhlardan kaçınmak ve sünnetleri eda etmek vardır..Meselâ,kıbleye karşı ayak uzatmak,cami ve kabe-i şerif  resmi bulunan seccadeleri yere sermek,tavla satranç gibi oyunları oynamak,(devamlı ve kumar ile oynanırsa haram olur)erkeklerin başı,kolları ve ayakları açık olarak namaz kılmaları... gibi mekruhları da öğrenmeli ve hepsini terk etmeli.
Farz namazların öncesinde ve sonrasında kıldığımız sünnet namazlardan başka,cuma günü gusletmek,sünnete uygun selam vermek,Kur'an-ı Kerim okumak,faydalı bir işe başlarken besmele çelmek,yatağa abdestli girmek...gibi sünnetlerin de hepsini öğrenmeli ve yapmalı.
Bir farzı,haramı,mekruhu ya da sünneti beğenmemek,hafife almak ise küfür olur,yani kişi müslüman olmaktan çıkar.(Buna çok dikkat etmeli)
3)Müstehap,mubah ve müfsitlerin de neler olduğunu bilmeli ve ona göre amel etmeli.
Öncelikler belirlendikten sonra,muhasebe defterimize hesaplar açmalı.
Borç Hesabı
En mühim borç namaz borcudur.Zira kılınmayan ve kaza edilmeyen her vakit namazın günahı katlanarak yazılmaktadır.Mükellef olma yaşından beri kılınmayan,kaza edilmeyen namazlar hesap edilmeli,deftere kaydedilmeli.
'Şu kadar senelik namaz borcum var.Zamanında kılmadığım için tevbe ettim ya Rabbi,hemen şimdi borçlarımı ödemeye başlıyorum' deyip her fırsatta kaza kılarak bu borçları bitirmeye söz vermeli. Kılındıkça borcun üzeri çizilmeli.'Yarın başlarım,sonra kılarım' dememeli, "Helekel müsevvifun"(yarın yaparım diyen helak oldu) hadisi şerifini hiç unutmamalı.
'Şu kadar da oruç borcum var.Onları da zamanında tutamamıştım,tevbe ettim ya Rabbi' demeli ve hazır kısa günleri de fırsat bilip bir an öce bu borçlardan da kurtulmaya çalışmalı,ödendikçe borcun üzeri çizilmeli.
Varsa zekat,uşur kurban gibi borçları da tesbit edip,usulüne uygun olarak ödemeli.
Zarar Hesabı
'Şu haramı,mekruhu bilerek ya da bilmeyerek işliyordum,pişman oldum ve bırakmaya söz verdim,senin rızan için vazgeçtim ya Rabbi, 'demeli bir daha yapmamağa sabretmeli.
Bazılarımızın borç hesabı- kendimizce- temiz çıkabilir,amma zarar hesabı titizlikle yapılmalı,muhakkak eksikleri bulmalı.Mesela,tesettürümüzün tam olduğundan emin miyiz? Başörtümüzden- çorabımıza,kaş almadan-makyaja,parfümden -zinete,mahremimiz olmayanla konuşma tarzımıza... kadar herşeyimizi sorgulamalı...biz burada kendimizi sorgulamazsak,yarın ahirette zaten sorgulayacaklar.
Yazalım hatamızı defterimize ve diyelim ki,'ya Rabbi sen açıkça haram buyurduğun halde,nefsime uyarak,-el ne der- diyerek mahremim olmayan erkeklerle(hanımlarla) tokalaşıp,şakalaşıyordum.Pişman oldum,senin rızan için nefsimden vazgeçtim' demeli ve buna sabretmeli.Zira haram işlememeğe sabır,sabır türleri arsında zikredilmekte.
Kâr Hesabı
Borçtan ve zarardan kurtulmak otomatik olarak kâr hesabına kaydedilmekle birlikte,nihai sonucu tesbit etmek bizce mümkün olmadığı için,hep kârı artırmaya bakmalı.
Kâr hesabına yapılanlar değil,yapılacaklar programlanarak yazılmalı.Zira yapılan iyilikleri unutmak,kabûle layık görmemek edebin en aşağı derecesidir.
Sadaka -hediye vererek,halini hatırını sorarak,yardımına koşarak,gülümseyerek,haklarına riayet ederek ...insanlara hep iyilik etmeli.
İstiğfar ederek,kelime-i tevhid söyleyerek,selavatı şerife getirerek,şükrederek...dil ile birlikte kalbi de iyi şeylerle meşgul etmeli.
İlmihal bilgilerini okuyarak,öğrenilmesi farz olan kelâm,fıkıh ve tasavvuf ilmi ile iştigal etmeli.
Kuran-ı kerimi orjinal haliyle okumasını öğrenerek,namazda okunan sure ve duaların doğru olarak okunmasına gayret ederek,kısa surelerden başlamak suretiyle ezber yaparak... Kur'an- ı Kerimle meşgul olmalı.
İslam alimlerinin hayatlarını okumak sureti ile,hâlleri ile hâllenmeye gayret ederek,kalbi,ahlâkı güzelleştirmeye çalışmalı.
Tüm bunlar için kendini fazla zorlamadan az da olsa,sayı,sayfa,sure adedi belirleyerek yazmalı ve sürekliliğini sağlamalı.Bu tür nafile ibadetler için,çokluk değil,sürekliliğin kımetli olduğu islam alimlerince bildirilmiş.
....Hasılı muhasebe defteri tutmak gibi basit bir yöntemle,nefsimizi  kontrol etmeli,ibadetlerimizi düzene koymalı.Her gün bir hatadan dönerek,iyilikleri artırarak,iki günü eşit olmaktan kurtarmalı.Hepsini yaparak,kârâ geçtiğimiz,mükemmil mümin olduğumuz,cenneti hakettiğimiz sanmak gafletine de düşmemeli...
Maksat, kulluk şuurunu hiç kaybetmeden,Rabbin rızasına kavuşmaya çalışmak olmalı...
Cennet, çok ibadet edenlerin değil,emirlerine itaat ederek Cenab-ı Hakkın rızasını kazanmış olanların yurdudur.

18 Ocak 2012 Çarşamba

HAYATI PLÂNLAMAK


Yunus Emre’nin,

Ana rahminden geldim pazara,
Bir kefen aldım girdim mezara,

dediği kadar kısacık olan ömrümüz, ne de çabuk geçiyor...
Resulullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve selem),

"Zamanda yakınlık olmadıkça, bir yıl bir ay gibi, bir ay bir hafta gibi, bir hafta bir gün, bir gün bir saat gibi kısa gelmedikçe kıyamet kopmaz." [Tirmizi] 
buyurduğu gibi hissetmeye başladık bile…
 Mütemadiyen  vakitlerimizin bereketsizliğinden yakınıp duruyoruz. İşlerimiz hiç bitmiyor,  yapmak istediklerimiz üst üste birikiyor,işin içinden çıkılmaz bir hal alınca, koyveriyoruz kendimizi akıntıya, şaşkınca, çaresiz bir şekilde sürüklenip gidiyoruz. Mesuliyetler, meşguliyetler arttıkça, hayatımızı kontrol etmemiz imkansızlaşıyor. Halbuki biliyoruz ki, ne kadar uzun yaşarsak yaşayalım, dünya hayatı, ahiretin sonsuzluğu yanında, denize nisbetle bir damla bile değil.
Acı olan; bir damlacık dünya, okyanus olan  ahiretin tarlası ve biz bu hengâmede, tarlamıza ne ekiyoruz ki, ne biçelim?

Muhammed Masum hazretleri (kuddise sirruh),

"Birkaç günlük ömür ki, ebedi mülk onun ile alınır. Çok kıymetlidir. Onu boşa sarfeylemeyeler." buyuruyor.(Kıymetsiz Yazılar 4 /38)

Bu birkaç günlük ömrü boşa sarfeylememek için nasıl bir yol izlemeli?
Her dakikası çok kıymetli olan ve her an elimizden alınma ihtimali olan bu hayat fırsatını, nasıl ganimete dönüştürmeli?

Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem) buyuruyor ki:

"Akıllı kimse günü dörde ayırır: 
Birincisinde yaptıklarını ve yapacaklarını hesap eder.
İkincisinde Allahü tealaya münacat eder, yalvarır.
Üçüncüsünde bir işte çalışıp helal para kazanır.
Dördüncüsünde istirahat eder ve mübahlarla kendini eğlendirir, haramlardan kaçar." (İmamı gazali hazretleri)

Abdullah ibni Mesud hazretlerine sormuşlar:

"Bu kadar çok ilme nasıl sahip oldunuz?"
"Günümü planlarım ve kesinlikle o plandan dışarı çıkmam," buyurmuş.

O halde, işe plan yapmakla koyulmalı.

Efendimizin (aleyhisselam)tavsiye ettği gibi, günümüzü dörde ayıralım:


1)Yaptıklarımızı ve yapacaklarımızı hesap etmek:
Muhammed Masum hazretleri (kuddise sirruh) buyuruyor ki:

"Gece ve gündüz bir- iki vakt yalnız kalmak için ayırıp ve çok zikir ve günahları hataları hatırlamalı…" (Kıymetsiz yazılar-6/199)


Yirmidört saat içinde, on- onbeş dakikamızı ayıracağımız bu vakit, günün en önemli kısmı belki de...Hayatımızı kontrol edebileceğimiz,yönlendirebileceğimiz bu kısmı mutlaka önemsemeli. Kendimizle başbaşa kalabileceğimiz
bir vakitte, her günün muhasebesini yapmalı ve hesabı muhakkak kağıda dökmeli. Hatalar, eksiklikler alt alta yazılmalı.Olayları sorgularken, başkalarının hatalarını hiç düşünmemeli,  hep kendi hatalarımızı arayıp,mutlaka bulmaya çalışmalı. Kendinde hata bulamayanın bu yolda ilerlemesi imkansızdır. 


Hüseyn bin Said hazretleri (rahmetullahi aleyh),


 "Kusursuz insan olmaz.Kusurları hatırlamak tevbedir." buyurmuşlar.

Bu kısımda, gerek o gün içinde işlenen kusurlar, gerekse hayat boyu işlenen günahlar, mekruhlar düşünülmeli, hepsi için tevbe istiğfar etmeli ve Allahü teâlâ rızası için hepsini terk etmeye söz vermeli.

Yapılacaklar listesi iki ayrı sayfa halinde bulunmalı. Birine dünyevi işler, meselâ, alış-veriş listesi, telefonla aranacaklar, ziyaret edilecekler, yarım kalan el işleri, bilgisayar dosyalarının düzenlenmesi..vs. gibi, günlük, haftalık  planlar şeklinde yazılıp, yapılanların üstü çizilip, yapılacaklar ilave edilerek güncellenmeli.İnanın bu planların yazılı olması, yapılmasını çok daha kolay ve çabuk hale getiriyor, unutkanlıkların ve ihmallerin önüne böylece geçilebiliyor.
Yapılacakların ahirete ilişkin sayfasında da günlük, haftalık, aylık planlar yapılmalı.Mesela, düzenli olarak birkaç sayfa Kuran-ı Kerim  okumak, ilmihal bilgilerini öğrenmek, ezber yapmak, günlük okunması tavsiye edilen tesbihatlar ve duaları okumak, alışkanlık haline gelmemiş olan ya da bazen terk edilen sünnetleri, müstehapları  hayata geçirmek gibi, hep yapmayı isteyip de yapamadığımız her şeyi mutlaka yazmalı ve yapıldıkça üzerini çizmeli.
İlk günler bu listeleri yapmak biraz  fazla vakit alabilir, ama sonraları hazır olan bu listeleri değerlendirmek daha kolaylaşır.Hem varsın vaktimizi faydalı işler alsın, har anın kazanç olması umulur.
Bu birinci madde ile ilgili ayrıntıları bir sonraki yazıda "muhasebe defteri" başlığı ile tekrar dataylıca ele alalım inşallah.

2)Günün ikinci kısmında, Allahü  tealaya münacaat etmek ve yalvarmak.
Bu kısımda, namazlarımız ve akabinde yapacağımız dualar olmalı.Her müslümana emredilen, islamın şiarı olan farz namazlarımız, yirmi dört saat içinde, en fazla yarım saatlik vaktimizi alıyor.Sünnetleri,nafileleri de dahil ettiğimizde, bir- birbuçuk saati geçmeyecek olan bu çok mühim ibadet için hakikaten zamanımız yok diyebilir miyiz?

3)Günün üçüncü kısmında bir işte çalışıp helal para kazanmak:
Bu emir erkekler için.Allahü teâlâ, hanım kullarına ,nafakasını kazanma mecburiyeti getirmemiş, zira bir hanımın nafakasını temin etmek   ,babası, eşi,erkek akrabaları,  kimse yoksa devletin mesuliyetidir.Hanımların çalışması yasak edilmemiştir elbette, nafaka temininde güçlük varsa, hanımlar da haram işlememek şartı ile çalışabilirler.
Çalışmayan hanımlar,günün bu üçüncü kısmını nasıl geçirmeliler?
Yemek yapmak, çamaşır, bulaşık,  ütü,ev temizliği, çocuk bakımı-eğitimi gibi her türlü ev işi, yapılan doğru niyetlerle ibadete dönüşebiliyor ve bu işlerle meşgul olunan her dakika ibadet edilmiş gibi muamele görüyor.Bu konunun detaylarını inşallah başka bir yazı ile paylaşalım.

4)Günün dördüncü kısmında istirahat etmek ve mübahlarla kendini eğlendirmek,haramlardan kaçmak:
Uyku, yemek yemek, el işi, arkadaş ziyareti gibi mubahlar bu gruba dahil oluyor ve bunlar da 3.kısımdaki işler gibi, her biri için edilen doğru niyetlerle ,tüm bu işlerin  ibadet hanesine yazılmasına fırsat olabiliyor.
İlk başta karmakarışık gibi görünen bir hayat, alemlerin efendisinin (aleyhisselam) bir tavsiyesine uyup, planlanınca ve Abdullan ibn-i Mesud hazretleri gibi o plandan asla taviz vermeyince, pekala böyle düzene girebiliyor,kısacık ömür dolu dolu geçebiliyor.


Ne mutlu o müslümana ki, dünya ve ahiret seadetinin yolunu gösteren yüce peygamberini ve onun kıymetli varislerini rehber edine…

15 Ocak 2012 Pazar

YURDUM MÜSLÜMANLARI


Nüfusunun %99'u müslüman olan güzel yurdumdan müslüman profilleri...
Bazıları var, yalnızca kimliğinde müslüman yazar..İslâm hakkında hiçbir bilgi sahibi olmayıp, gayrı müslimler gibi yaşar...Çoğu, diğer müslümanlara karışmaz, din-vicdan özgürlüğü edebiyatı yapar...
Bazıları var,dini, geleneklere yamamış olan çevreden gördüğü kadar bilir, bildiği ile yetinir. Doğruyu-yanlışı ayırt etmekten uzak, millet ne yapıyorsa onu yapar.Bayramdan bayrama herkesle birlikte camiye gider, arada bir arkadaşlarla birlikte meyhaneye uğrar.Ramazan oruçlarına başlayıp bir iki gün sonra dayanamayıp boşlar.Umuma açık yerlerde mayo-bikini ile denize girmekten çekinmez,yalnızca cenazelerde ya da mevlidlerde şöyle ince bir şalı başına geçirerek görevini ifa ettiğini sanır...Onların kalbi hep temizdir ama,görüp test etme merciiyiz gibi,sen kalbime bak...der.
Bazıları var,her şeyin en doğrusunu o bilir...Namazlarını kılar,lakin önemli bir işi olunca,çarşıda,pazarda,işte ise,namaz kılma imkanını araştırmadan kolayca kazaya bırakır,nasılsa eve gelince kaza eder...alkol,zina faiz haramdır der,kendi doğrudan bunlara bulaşmasa bile,bu haramların işlendiği yerlerde bulunmaktan da sakınmaz...Parası varsa hacca,umreye de gider,her fırsatta hacılığından bahseder,umreye gidince en temiz müslüman olduğunu sanır...yoksullara yaptığı yardımları bir şekilde herkese ilân eder,farz olan zekatı verdiklerine sayar...Bir-kaç ayet ezberler,biraz da hadis,bir-kaç kıssa..bulunduğu ortamda İslamı en iyi bilendir,kendi gibi düşünmeyenlerle şiddetle tartışır,kendi yaşadığı light müslümanlığı,olması gereken müslümanlık olarak görür...
Bazıları var,tesettürün farz olduğunu bilir,kendi ya da eşi tesettüre riayet eder,ama mükellef yaştaki kızını açık-saçık gezdirmekten haya etmez.Onun fönlü saçı,makyajlı yüzü,dekolte kıyafeti ile hoşlaşan görüntüsünü beğenen haram bakışlardan muzdarip olmaz,bilakis gurur duyar.Onun saçının bir teline kıyamaz ama,binlerce teliyle birlikte yavrusunu kendi eliyle ateşe attığını anlamaz...Çocuk henüz buluğa ereceği zaman,başını örtmeye heveslenir,(zira Allahü teala da o yaşta örtünmesini emretmektedir,o heves O'nun ihsanı ile tam da zamanında verilmiştir)amma ve lakin,kendi koyduğu kuralları dinin emri gibi görmeye alışmış ebeveynden,konu komşudan şiddetle tepki alır;olur mu hiç,sen daha küçüksün, okuyacaksın,kariyer yapacaksın...Hâşâ,örtünmenin zamanını  biz daha iyi biliriz der de,dediğinin farkına bile varmaz...
Bazıları var,kendi beş vakit namazını muntazam kılar,hatta kuşluk,teheccüt gibi nafileleri de kılar,ama evladını emredilen yaşta (7-10 yaş)namaza alıştırmaz,kendini o emri verenden daha merhametli mi sanırsa,sabah namaza kaldırmaya kıyamaz,o da yavrusunu kendi eliyle ateşe atar da haberi olmaz...kıldığı nafilelerin evladına da yeteceğini sanır zahir...
Bazıları var,namazlı,kendince tesettürlü,mala- mülke oldukça mağrur,şatafatlı malikaneler,lüks jipler,marka giysiler,elit restoranlar,pahalı zevklerle sentezlenmiş bir burjuva hayat yaşar...
Bazıları var,dine hizmet uğruna başörtüsünü feda eder,kendine hayrı olmayanın başkasına hayrı olacağını zanneder...
Bazıları var,kendi cemaatinden olmayan,kendi gibi tesettür etmeyen herkesi neredeyse cehenneme koyar...
Bazıları var,tv.lerde nefsine en uygun fetvayı veren hocayı kendine rehber eder,nefsi mutlu, o mutlu, lay lay lom müslümanlık yaşar...
Bazıları var,yaşadığı müptezelliğin farkında,bu yüzden Rabbine karşı boynu bükük yaşar,Cenab-ı hak her pişmanlığını tevbeye sayar...
Bazıları var,başında takkesi,kucağında mushafı, küçücük ayaklarıyla camiye koşar...
Bazıları var,düşkün ana-babaya,bebek gibi şefkatle bakar...
Bazıları var,seher vakitleri seccadesini gözyaşıyla yıkar...
Bazıları var,mazlumdur,şeker şerbeti dese de ,aslında kan kusar...
Bazıları var,değil elini-yüzünü,sesini dahi na-mahremden saklar...
Bazıları var,bir şüpheli iş yapmaktansa,on helalden kaçar...

Bazıları var...kendi dahi bilmez,aleme nurlar saçar...









11 Ocak 2012 Çarşamba

HİÇ...


Tasavvuftaki mânâsından gayrı olarak "hiç "olmak demek, başarı, makam, mevki, güzellik, sıhhat, yetenek, iyilik, mücahede, riyazet gibi, kişiyi diğerlerinden farklı, üstün kılan maddi ya da manevi özellikleri kendinden bilmemek, tüm bunların Cenab-ı Hakkın ihsanı, lütfu ile kazanıldığını bir an unutmamak , ”hiç”olduğunu aynel  yakin kavramak demek…

'Ene'miz öyle kuvvetli ki, hep, ben yaptım, ben çalıştım, ben kazandım, ben başardım, ben... ben...ben...deriz. İyi de, sen kimsin?


Evvelin bir damla su değil midir?
Âkıbetin,börtü- böceğe yem değil de nedir?
En kıymetli giysin ipektense, o bir böceğin(ipekböceği) ifrazatı değil midir?
En kıymetli gıdan bal ise, o da başka bir böceğin(arı) ifrazatı değil midir?
Ya kendi ifrazatın? Misk midir?
Sahip oldukların sahiden senin midir?
Senin sandıkların, uyanınca elinde midir?
Diyelim ki bir kısmı elindedir, peki ya bu, şimdiden garantide midir?
Dünyevi-uhrevi... Ne biriktirdiysen... Say ki hepsi bir hiçtir... 
O halde,"ben" demek niçindir?

Halkın içinde tebdil-i kıyafet gezen bir hükümdar, tarlasında çalışan yaşlı bir adama yaklaşır. Selamlaşırlar. Yaşlı adam yolcunun sıcaktan bunaldığını düşünerek ona ayran ikram eder. Daha sonra sohbet etmeye başlarlar. Hükümdar yaşlı adamın sözlerinden etkilenir ve ona kim olduğunu sorar. Yaşlı adam:
- Hiç, diye cevaplar .
Hükümdar merak ve şaşkınlıkla:
- Ne demek bu? Senin muhakkak bir adın ünvanın vardır, der. Yaşlı adam yine:
- Hiç, der.
Hükümdar bu sefer kendiyle alay edildiğini zannıyla:
-Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Ben bu ülkenin hükümdarıyım, der. Yaşlı adam bu durum karşısında durumu izah etmeye çalışır:
- Peki hünkarım şimdi siz bu ülkenin hükümdarısınız, bundan sonra ne olmayı planlıyorsunuz? diye sorar. Hükümdar şaşkın bir tavırla:
- Hiç, diye cevaplar. Yaşlı adam gülümseyerek:
- Hünkarım, işte ben sizin hükümdarlıktan sonra ulaşacağınız o mertebedeki adamım, hiçim yani, der.

Fazla söze ne hacet; Kelâm-ı kibâr, kibâr-ı kelâmest... (büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür.)




8 Ocak 2012 Pazar

RIZA MAKAMINDA KUL OLMAK


“Hayat hayâldir” buyuruyor ,İmam-ı Rabbani hazretleri,(kuddise sirruh)…


Serveri kâinat efendimiz ise(aleyhisselâtü vesselâm)”insanlar uykudadır,ölünce uyanırlar” buyurmuşlar.
Uykudayız yani şimdi,rüyada,hayâl âlemindeyiz…Çok kısa bir zaman sonra uyanacağız…Uyanır uyanmaz soracaklar bize,”Men rabbüke?”(Rabbin kim?)…
”Rabbim Allah”(celle celâlühû)diyebilmek için, Allahü teâlâyı tüm sıfatları ile tanıyıp iman etmek mutlak şart olsa da,ayrıca kul olmaya yakışmak da gerek...


Kul olmayı başarabilene müjdeler olsun...
Ya başaramayan?Hafazanallah…
O halde bu ilk sualin cevabını hazırlamak gerek...öğrenmek,çalışmak,çalışmak gerek...O vakit geldiğinde doğruyu bildirip söyleten de O,murâd etmezse şaşırtan da…Kuluz biz,bildirilen sebeplere yapışmak gerek,elimizden geleni yapmak…Sonra da sahibimize teslim olmak… 
“Tevekkül edene Allah kâfidir.”(Talâk-3)
 Aslında kulluk tam da böyle birşeydir.
İmamı Rabbani hazretleri,(kuddise sirruh)3.cild 59.mektubunda buyuruyor ki:
“Hergün insanın karşılaştığı her şey,Allahu teâlâ’nın dilemesi ve yaratması ile var olmaktadır.Bunun için,iradelerimizi O’nun iradesine uydurmalıyız!Karşılaştığımız her şeyi aradığımız şeyler olarak görmeliyiz ve bunlara kavuştuğumuz için sevinmeliyiz!Kulluk böyle olur.Kul isek böyle olmalıyız!Böyle olmamak,kulluğu kabul etmemek ve sahibine karşı gelmek olur.Allahu Teâlâ,(Hadis-kudside)buyuruyor ki,(Kazâ ve kaderime râzı olmayan,beğenmeyen ve gönderdiğim belâlâra sabr etmeyen,benden başka Rab arasın.Yeryüzünde kulum olarak bulunmasın!)…”
İmanın 6 şartından birisi de kaza ve kadere razı olmaktır.Yani Allahü teâlânın ezelde bizim için takdir ettiği her şeyi ”başım gözüm üstüne Ya rabbi” diyerek kabul etmektir.Hakikaten bunu ne kadar becerebiliyoruz?
*İşler bizim istediğimiz gibi gitmediğinde çokça üzülüp,sinirleniyor muyuz?


Resûlullah(sallalahü aleyhi vesellem) buyurdu ki:
"Bir kimse geceyi yarın yapacağı işleri düşünmekle geçirir.Halbûki o iş,bu kimsenin felaketine sebep olacaktır.Allahü teâlâ bu kuluna acıyıp,o işi yaptırmaz.O ise iş olmadığı için üzülür.Bu işim neden olmuyor,kim yaptırmıyor,bana kim düşmanlık ediyor diye arkadaşlarına kötü gözle bakmaya başlar.Halbuki,Allahü teâlâ,ona merhamet ederek felaketten korumuştur."
*Eşi,evlâdı,işleri,herbişeyi…şikayet etmediğimiz gün var mı?
*Hoşlanmadığımız bir davranışla karşılaştığımızda,birileri bizi incitecek,kıracak şeyler yaptığında,”ben bunu hak etmiyorum” dediğimiz anlar var mı?
Halbuki,
Hak teâlâ intikamını kul eliyle alır,
İlmihâli bilmeyenler, onu kul yaptı sanır,
Cümle eşya Hâlıkındır,kul eliyle işlenir,
Emri bâri olmayınca,sanma bir çöp deprenir.
Ah bunu bir anlayabilsek...olması gerektiği gibi davranmayan,üzen,kıran,inciten insanlar için,(onun öyle davranması Allahü tealanın emri iledir,O emretmezse hiç birşey olmaz.Ben de onun yaptıkları kötü davranışları yapmıyorsam,o da Cenab-ı Hakkın dilemesi ile bana bir ihsandır.Ona buğzettiğim için tevbe ya Rabbi,bana o kötülükleri yaptırmadığın için şükür ya Rabbi..)diyebilsek...


*Sahip olduğumuz şeyleri,evi,eşyayı,ana-babayı,eşi,evladı,makamı,bedeni…beğenmediğimiz zamanlar oluyor mu?
“İyi kul,sahibinin yaptıklarından razı olan,onları beğenen kuldur.Kendi isteklerini beğenen kimse kendine kuldur”buyuruyor ,İmam-ı Rabbani Hazretleri(kuddise sirruh).İnsanın kendine kul olması nasıl da alçak birşeydir.
*Hastalık,dert,belâ,sıkıntı hallerinde sabrımız ne âlemde?


“Taun gibi bulaşıcı ve tehlikeli hastalıklar,Allahü teâlânın dilemesi ile gelmektedir.Kendi isteği ile gelmiş gibi sevinmelidir.Taun,yani veba gibi bulaşıcı hastalık gelince kızmamalı,üzülmemelidir.Sevgilinin yaptığı şey olduğunu düşünerek sevinmelidir.Herkesin eceli yani ölüm zamanı vardır.Bu zaman hiç değişmez.Onun için hastalıkta sıkılmamalı,telaşe düşmemelidir.Böyle dert ve belalar gelince,Allahü teâlâya sığınmalı,afiyet vermesi kurtarması için dua etmeli,O’na yalvarmalıdır.Allahü Teâlâ duâ edeni ve selâmet isteyenleri sever."(İmam-ı Rabbani hazretleri, kuddise sirrehul aziz)
Rabbimiz ne buyurmuştu? ,(Kazâ ve kaderime râzı olmayan,beğenmeyen ve gönderdiğim belâlâra sabr etmeyen,benden başka Rab arasın.Yeryüzünde kulum olarak bulunmasın!)
Ya Rabbi,insanlık icabı, müşkülpesentlik ettiysek,kalbimizdeki hastalıklardandır.Sabredemediysek acizliğimizdendir.
Kalp hastalıklarımıza şifalar ihsan eyle,bizleri sabredenlerden eyle,kulluğumuzu zatına layık eyle!...
Münker ve Nekir ,”Men Rabbüke?” dediğinde,”Rabbim Allah! “diyenlerden eyle!Amin.


5 Ocak 2012 Perşembe

HASTAYIM:(




2012 milâdi senesine girdiğimiz şu günler,kimileri için anlamsız coşkuya,sevince,çılgınlığa sebep olurken,kimileri içinse,asr-ı seâdetten biraz daha uzaklaşmanın,ölüme,kıyamete biraz daha yaklaşmanın verdiği hüzne sebep oluyor...Dünya her geçen gün çıldıra dursun,biz bu zulmetin neresindeyiz?
İkinci bin yılın yenileyicisine "kuddise sirruh"sormuş bir talebesi:
"Efendim,gençtim,ilmim de tââtim de az idi ve lâkin ,ben bu azlıktan dâhi zevk alırdım.Yaşım kemâle erdi,,ilmim de tââtim de arttı,amma artık hiç lezzet alamaz oldum.Acep nedendir?" 
El-cevap:
"Evlâdım,siz gençken,peygamber efendimizin yaşadığı zamana daha yakındınız,şimdi uzaklaştınız.Ondan uzaklaştıkça tatlar da azalır!"...
E zaten öyle değil miyiz hepimiz?Hep bir geçmiş özlemi içinde değil miyiz?"Ben çocukken..."diye başlayıp,eski bayramlar...eski ramazanlar...diye devam eden,burnumuzun direğini sızlatan hislerle andığımız zamanlar...Nedenini bilmezdim,meğerse O'nun zamanından uzaklaşmakmış,yakında öğrendim...
Ah efendim...Hindistan'ı güneş gibi parlatan nûrûnuza rağmen,o nasipli talebeniz böyle söylerse,bizim halimizi anlatmaya hâcet var mıdır?
İslâmiyetin yaşandığı bir memlekette,müslüman bir anne-babanın evlâdı olarak dünyaya gelebilmek,ehl-i sünnet itikadı üzere bulunabilmek,bunca karmaşa içinde hak olan bilgileri öğrenebilmek,her şeyden öte,bu nimetlerin farkında olmamıza sebep olan kıymetli insanları tanımak,elbette şükrü edâ edilemeyecek kadar büyük zenginlik olsa da...biz bu zenginliğin hep bizimle olacağı yanılgısı içindeyiz.Çalışıp kazanılmadan,lütuf ile, ihsan ile kavuşulmuş nimetlerin,hâlâ bizim olduğundan emîn miyiz?Ya da birgün elimizden giderse,hakikaten bunu farkedebileceğimizi mi sanıyoruz?Bunlar,mal,mevki,para gibi dünyevi zenginlikler midir ki,kaybettiğimizi görüp,anlayabilelim?Dünyanın kendi gibi,ona ait varlıklar da fânidir,birgün vardır,birgün de yok olacaktır.Ya "müslüman" kimliği içindeki değerler?Onları kaybetmek demek,sonsuz olarak yok olmak demektir.
"Şimdi âhir zamandayız,bu zamanda dinin onda birini yapan kurtulur."rehâveti içindeyiz.Halbuki  muhaddisler bu hadisi şerifin,emr-i maruf ve nehy-i münkerin onda birini yapmak olduğunu açıklamışlardır.Vay halimize...
İbadetlerimizi,yaşantımızı, daha pek çok şeyimizi sorgulayalım ama,vereceğimiz cevapların,bahanelerden arınmış,samimi,net olabilmesi için önce hastalıklı olan kalplerimize el atmak daha isabetli olacaktır diye düşünmekteyim. 
Kalbimiz nasıl?İyi miyiz biz sahiden?
Kanımızı,kolesterolümüzü,tansiyonumuzu,şekerimizi takip ederiz,sürekli kendimizi dinleriz ,az-biraz hastalık olsa hemen hekime
gideriz,beğenmezsek,başka uzmanlar araştırırız..Perhiz,iğne,ilaç...tedavi için ne gerekiyorsa yaparız,Allah korusun hastalanıp,yatağa düşmekten,hatta ölmekten korkarız da...hastalığı ile sonsuz ölüme götüren,bitmez tükenmez azaplara sürükleyen kalbimizi  neden ihmal ederiz?
İmam-Rabbani hazretleri,"kuddise sirruh",kalp hastalığına tutulmuş insan  için,
"...bu korkunç hastalıktan kurtulmağı hiç düşünmemektedir ve onu gidermek için hiç kıpırdamamaktadır.Kalbin hasta olması demek Allahü teâladan başka şeylere tutulmuş olmasıdır.Eğer,kalbin bu tutulmasını hastalık bilmezse,çok alçak kimsedir.Eğer bilir de aldırış etmezse,çok pisdir.Bu hastalığı anlamak için(Akl-ı mu'ad) lazımdır.(Akl-i me'aş),kısa görüşlü olduğundan ancak görünüşe bakar.(Akl-ı me'âş),kısa görüşlü,(Akl-ı mu'ad) keskin görüşlüdür.(Akl-ı mu'ad),Peygamberlerde"aleyhimüsselâvatü vetteslimât" ve Evliyada bulunur.Akl-i me'aşı,mala  düşkün olanlar,dünyaya bağlı olanlar beğenir.Aradaki farkı düşünmelidir.Akl-ı mu'adı kuvvetlendiren şeyler,ölümü düşünmek,ahirette olacak şeyleri öğrenmek ve ahiret derdi ile şereflenmiş olanlara birlikte bulunmakdır.Fâris-i beyt tercemesi:
Aranılan hazinenin nişanını vardim sana,
   belki sen kavuşursun,biz varamadıksa da.
Bedenin hastalığı,ahkâm-ı islamiyyenin yerine getirilmesini güçleştirdiği gibi,kalb hastalığı da islâmiyyete uymağı güçleştirmektedir.Şûra sûresi onüçüncü ayetinde meâlen"Müslüman olmalarını istemekliğin,kâfirlere çok güç gelmektedir." ve Bekara sûresinin kırkbeşinci ayetinde meâlen,"Namaz kılmak,ibâdet etmek,yalnız mü'minlere güç gelmez"buyurulmaktadır...Görünen uzuvların kuvvetten düşmesi,ibadeti güçleştirdiği gibi,kalbde imanın za'iflemesi de güçleştirmektedir.Yoksa,islamiyyetin her emrinde kolaylık vardır.Bekara sûresini yüksenbeşinci ayetinde mealen,(Allahü  teala size kolaylık yapmak istiyor,güçlük çıkarmak istemiyor)veNisâ sûresinin yirmiyedinci ayetinde meâlen,(Allahü teâlâ emrlerinin hafif olmasını diledi.çünkü insanlar za'if yaratıldı) buyuruldu.Bu iki ayet-i kerime de sözümüzü isbat etmektedir.Farisi mısra tercmesi:
Bir kimse kör ise,güneşin suçu ne?
Bunun için bu hastalığı gidermek çok lazımdır.Bunun mütehassısı olan hakîmlere sığınmak farzdır.Resul ancak haber verir." buyurmaktadır.


Demek ki:
*Ahkâm-ı islamiyyeye uymakta gevşeklik göstermemizin sebebi kalbimizin hasta olmasındandır.
*Namaz kılmanın ,ibadet etmenin güç gelmesi kalbimizin hasta olmasındandır.
*İslamiyetin hiç bir emri güç değil,bilakis hafiftir.Bize öyle gelmiyorsa,kalbimizin hasta olmasındandır.
*Allahü teâlâdan başka şeylere tutulmak,kalbin hasta olmasındandır.
*Kalbin hastalığını gidermek için kalp mütehassıslarına sığınmak farz-ı ayndır.[Kalp mütehassısı için adreslerden biri: Mektubatı okumak sureti ile,İmam-ı Rabbani" hazretleri "sirrehul aziz"]
*Allahü teâlâdan başka şeylere tutulmayı hastalık bilmeyen,çok alçak kimsedir.
*Bilip de aldırış etmeyen çok pisdir.
*Kalbin hastalığını anlayamamak kısa görüşlü olmaktan kaynaklanır.
*Mala,dünyaya düşkün olmayı beğenmek,kısa görüşlü olmaktan kaynaklanır.
*Keskin görüşlü olmak Peygamberler ve Evliya içinse de,kısa görüşlü olanın,keskin görüş hassâsını kuvvetlendirmek için ,
-ölümü düşünmek,
-ahirette olacak şeyleri öğrenmek,
-ahiret derdi ile şereflenmiş olanlarla birlikte bulunmak şarttır.


...Şimdi...Hastalık meydanda...Tabibler de var elhamdülillah...peki ya...ahiret derdi ile şereflenmiş olanlar... onlar neredeler?..


Blogda yazmak fikrinin temel sebeplerinden biri...derdini davası haline getirmiş kimselerle  karşılaşmak ümidi...onlardan  istifade etmek hevesi...gönlümüze benzeyen gönüllere rastlamak hülyası...Kimbilir?...

4 Ocak 2012 Çarşamba

YÜZLEŞME




İnsan için"eşref-i mahlûkat" buyurmuş yaradan...Lütfedilmiş  o şerefi ne kadar hak ediyorum?
İnsan olmaktan çıktığım zamanlar oluyor da,ya kulluğumdan ne haber?Sahi,"kul olmak" ne demek?
Mahlûkât adedince şükürler olsun ki ehl-i islâm ve ehl-i sünnetim....Ağzımı doldurarak "müslümanım elhamdülillah" diyebiliyorum da,"müslümanca yaşamın"içini doldurabiliyor muyum?
Uğruna yaratıldığım o yüce paygamberin "aleyhisselam" ,ümmeti olmakla övünürken,onun da benimle övüneceğini mi zannediyorum? "Okuyup,öğrendiği halde âhlâkımla âhlâklanamadı ya Râb,tanımıyorum ben bu yüzü karayı!"derse...o kara yüzü ,yerin yedi kat siccîni, kabul eder mi acep?
"Ya Rabbi,Fâtıma annemize,Hatice annemize komşu eyle"diye istemesini biliyorum da,o komşuluğa lâyık edeb ve ameli nerelerde yitirdiğimi de biliyor muyum?
İsmini taşımakla iftihar ettiğim mübarek anneme,annemm desem...şefaât desem...Kızımm...der mi?...Bana..Hem de bana...Sahi der mi? 

Müslüman ümitli olmalıdır,büyüklerin yolunda ümitsizlik yoktur buyuruluyor...Havf(korku)makamından,reca(ümit)makamına geçiş yapabilmek için de elde birşeyler olmalı...Kâr- zarar hesabını doğru yapmaya çalışmalı...Kovanın dibindeki delikleri kapatmadan,suyu doldurmaya çalışmanın beyhudeliğini farketmeli...Ufak çatlakları tamir edemezsem,büyük bir deliğe dönüşürse,hatta kovanın dibi hepten düşerse korkusunu taşımalı.. Sorgulamalı böyle nefsini...Cevapları ile de yüzleşmesini bilmeli...Hem şimdi hazır "yüzleşme" modası da varken:)Dersim'le yüzleşiyoruz,İstiklal mahkemeleri ile,yalanlarla dolu yakın tarihimizle...Beni pek bi heyecanlandırıyor bu yüzleşme haberleri...Hani hep işin doğrusu bilinip de,sistem gereği(!)bilinmiyormuş gibi yapılmıştır ya…Evlerde konuşulan,anlatılanlarla oluşturulan şuurla,dışarıda dikte ettirilen bilinç çarpıştığında, ruhlarda açılan yaralar olmuştur hani... Ruhun yaradılışındaki sâfiyete aykırıdır bu mecburi iki yüzlülük,o yüzden yorar insanı...Hep bu zorunlu riyadan kurtulacağı,hakkı-bâtlı cümle alemin de görebileceği günlerin özlemi vardır gizliden gizliye...Şimdi bu yüzleşmeler, beklenen o günlerin müjdecisi gibi geldiğinden, neşeleniyor ruhum...
Nefsle boğuşmaktan zaten yorulan  bu ruha yardım etmeli...Ölüm anında zelil nefsim beni terkedip gidecekken,ruhum hep benimle olacak,o hiç ölmeyecek...o halde neden onun yanında değilim?"Benim" diyebileceğim belki de tek şey ruhumsa,neden ona sahip çıkmakta bu kadar gayretsizim?Yaratıldığı an,"elestü birabbiküm" (ben sizin Rabbiniz değil miyim?)buyuran sahibine,"belî"(Evet Ya rabbi) diyen,şu an bu bedende mahpus olan ruha eziyet etmekten vazgeçmeli artık...İnsan kendisine de riya eder mi?
Gerçek yüzleşmeyi o hain nefsle yapmalı...Nasıl ki,memlekete,onun değerlerine ihanet edenler,bir bir bulunup,mahkeme önüne çıkarılıyorsa,ben de “benim” dediğim değerlere ettiğim ihanetlerin hesabını, vicdanımın mahkemesinde vermeliyim. Ölmeden önce ölmeliyim…Mahkeme-i Kübraya yüzüm ak çıkabilmeliyim..
Fâni olan herşey gibi,kendisi de fâni olan nefse düşkün olmaktan kaçmalı...Gıdalarını öğrenip,yeteri kadar vermeli,terbiye etmeli,nasihat etmeli..."Nefs, ahmaktır, ama nasihat dinler"buyurmuşlar...o ahmağa "dur biraz" demeli...
Zulüm payidar olmuyor…Geçmişte yapılan haksızlıklar,zulümler,hatalar yalan örtülerle kapatılamıyor artık...Dünya değişiyor,hiçbirşey eskisi gibi kalmıyor...Ben de değişmeliyim artık,kim olduğumu,ne için dünyaya geldiğimi,nereye gittiğimi sorgulayıp,dürüstçe verdiğim cevaplara göre yaşamalıyım...Şimdi aldığım her nefes,kıyametteki herşeyden,hatta cennetden bile kıymetli buyuruyorlar,o halde her ânın,her nefesin hakkını vermeliyim...Şimdi toprağın altındaki milyarlar,şu gafletle alıp verdiğim bir nefeslik dünya hayatı için yalvarıyorlar ama," bitti artık!…" diyorlar,”onu orada iken düşünecektin..."
Burada iken düşünelim,henüz vakit var,bizim için bitmedi...